ULEMA NEDİR?

Paylaş
 

ULEMA NEDİR?

Kelime bir ıstılah olarak İslâm cemâatini, İslâmî prensipler İçinde birlik halinde âhenkli bîr cemiyet olarak muhafaza eden, ırkî bir fark gö­zetmeyerek bir müslüman ülkesindeki halkın küçük veya büyük bir kısmını dinî bakımdan idâre eden ve siyâsî müesseselerden herhangi birine bağlı bu­lunmayan bir zümreyi ifâde eder.

Ulemânın asıl vazifesi Tanrı ’ya hizmet olup, riya ve gösterişten uzak bulunmakdır. Islâmın zu­hurundan itibâren büyük bir değer ve saygıya sahip olan ilim, bu husûsiyetini asırlar boyunca mu­hafaza etmiştir. Şu halde dinî müeşşeşenin kuru­luşunun dayandığı İlim ve mukaddes bilgilerin hiç değilse bir kısmını öğrenmek, bu bilgilerin sâhibi olmak, ulemâ zümresine girebilmenin zâ- hirî şartıdır. Mukaddes bilgilerin başında fıkıh İle kelâm geldiği için, ulemâ, dinî hukukçular ve ilâ­hiyatçılar, olarak görünmüşlerdir. Ulemâ, hu husûsiyeti île İslâm cemâati içinde huzur, istikrar ve barışın temsilcisi idi.

Îslâmın başlangıç devirlerinden itibâren dinî müessesenin hacmi ve teşkilâtı, bir kısım vazife ve hizmetlerin görülmesi bakımından farklılıklar gös­terdiği gibi ulemânın nazarî ve amelî sâhada ihti­saslaşması ile de göze çarpar bir hal almıştır. Ulemâ, her şeyden Önce Kur ân ’a, hadîse ve bunların gerektirdiği bilgilere, bu arada şer’î hukuk esas­larına vâkıf olmak zorunda idi. Ulemâ arasındaki bu ihtisaslaşma amelî bakımdan vazife bölünme­sine neden olsa bile bunlar kat’ı hatlarla ayrılmış sayılamazdı; her âlim hiç değilse fıkhın esas pren­siplerini öğreniyor, her fakîh İslâm aka’idinin diğer disiplinlerinden bâzı bilgileri yeteri derecede biliyordu.

Böylece, ulemâyı, biri fukabâ (fakîhler) yâni “şeriatın araştırıcıları, diğeri bu İslâmî hukukun tatbikatçıları yâni kazâ hakkını kullanarak hüküm ve kararlar veren kadılar olarak; ayrıca, âmmenin ibâdet işlerini idâre edenler ile medresede müderris­lik yapanlar olarak ayırmak gerekirdi. Ancak medreselerin ve buna benzer çeşitli meslekî müesseselerin kurulması, geliştirilmesi ve öğretici kad­royu teşkil eden ulemânın ihtisaslaşması, teşvik ile mümkün olmuştur. Ulemânın ihtisaslaşmaya yönelmesi  iktisâdı ve siyâsî sebepler doğuruyordu. Buna, ulemâ arasındaki hizmet  taksiminin çoğu zamanlar kesin ve değişmez olmaması da eklenebilir. Hizmet çerçevesi ne olursa olsun İslâm hukuk ve ilâhiyâtı sâhalarında en yüksek selâhiyet sahibi olmayı sağlayan ulemâ, İslâm cemiyetinde nâzım bir rol oynamayı ve hukukun te’mînatı ol­mayı başarmıştır.

İlk zamanlarda dinî hizmetlerin, kazanç ve men­faat sağlamak gayesiyle yapılmaması umûmî idi. Ulemâ geçimini başka suretle herhangi bir san’at ve meslek icrâsı ile sağlardı. Ancak çeşitli İslâmî hükümet ve idâreler, ulemâyı rütbeler ve maaşlar vermek yoluyla mürâkabe altma almayı denemiş ve bunda bir ölçüde başarı da sağlamışlardır. Abbâsîler, ulemâyı ve bilhassa kadıları maaşa bağlayarak, ilk zamanlardaki ilim ve din hizmetlerini hasbî olarak yapmak prensiplerini bozdular. Fakat cemiyetin, hü­kümet ve idarenin kontrol altına aldığı bu nevî ule­mâya karşı gösterdiği hoşnutsuzluğa mukabil, resmî bir sıfatı olmayan ulemâya karşı daha büyük bir saygı duyduğu sık sık görülmüştür.

Diğer taraftan câmi ve medreselerdeki ibâdet ve tedris hizmetlerini yürütmek için resmî veya hu­sûsî kuruluş ve fertler tarafından tahsis edilen ge­lirlerin zamanla çok artması, ulemânın büyük bir ekseriyeti için te’minatlı bir geçim kaynağı oldu. Kadılık hizmeti alan ulemâ ise, eskiden beri devlet ve hükümetler tarafından sağlanan yüksek maaş­lardan faydalanıyorlardı. Böylece ulemâ, bâzan hü­kümet tarafından kontrol altında tutulan, bâzan da hükümete karşı korku telkin eden bîr zümre teşkil ediyordu; bu sonuncular, hükümete karşı İlmî is­tiklâllerini korumak maksadıyla resmî vazifeyi kabûlden kaçınarak kendi sâhalarında müstakil araş­tırıcı olmayı tercih ediyorlardı. Bu şekilde hareket etmenin sebeplerinden biri de, kaza hakkını kulla­nırken herhangi bir yanlış karar verme endişesi idi. Bu konuda birçok ünlü İslâm ulemâsı, doğruluk ve dürüstlük nümûnesi olarak dâima hâtıralarda yaşamıştır. Esâsen İslâmî müesseselerin karakteris­tik özellikleri ve ulemânın bir sınıf şuuru İle ha­reket etmesi, iktidarın ulemâ üzerinde zaman zaman görülebilen müdâhale ve kontrolünü hafif­letebiliyordu, Meselâ Mısır Memlûk devletinde bal böyle olmuştu. Osmanlı devletinde ise, hüküm­darlar sâdece dinî müesseseler üzerinde değil, ule­mâ üzerinde de tam bir otorite kurabilmişti. Gerçi bu devletin ilk devirlerinde fütûbatçı cemiyetin dînî hayatı, birçok hâdiselerde müşâhede edildiği gibi az çok heterodoks cereyanlara mâruz kalmış ve bu hal bizzat ulemâya da bâzı ölçülerde te’sir et­mişti. Bununla beraber şerîatin bekçisi sayılan ulemâ, Osmanlı devletinde bu türlü heterodoks ce­reyanları şeriat ile uzlaştırmaya muvaffak olmuştu. Zâten Osmanlı hükümdarları da, hizmet verdikleri ulemâdan, devleti sünnî istikamette yürütmeğe yar­dımcı olmalarını istiyordu.

Ulemânın başı sayılabilecek olan  şeyhülislâmlık müessesesiyle, fakihlik ve kadılık müessesesi şöyle bir gelişim göstermiştir: Peygamber zamanında, fetva verme ile Ebû Bekir, kadılıkla ise Ali vazifelendirilmiş İken, Abbâsîler- den Hârunürreşid zamanında bu iki vazife bir şa­hısta birleştirilerek kâzi l-kuzât unvanım alan Abü Yûsuf’a verilmişti (krş. Meşyehat-i islâmîye ta­rihçesi, İlmiye Salnamesi, İstanbul, 1334, s. 304). Şeyhülislâm ünvânı, IV (X.) asırda kullanılmaya başlanmış ve şeyhülislâmlara eîmâd al-islâm, fahr al-isîâm, rükn al-islâm gibi lekapîar verilmişti Osmanlı devletinde müfti’l- enâm ve şeyhülislâm Ünvanlan vardır. Islâm devlet­lerinde de mevcut bulunan kazaskerlik müessesesi, Osmanlı devletinde Murad-ı Hüdâvendigâr zama­nında kurulmuş ve ilk defa Çandarh Kara Halil bu mevkîye getirilmişti. Osmanlı pâdişâhları, baş­langıçtan beri ulemâdan, başlıca müşavirler olarak faydalanmışlardır. Nitekim Osman Gazı, devletin minen ve maddeten gelişmesi bakımından gerekli temelin sağlanabilmesi İçin yardımcı ve müşavir olarak devrin sayılı âlimi Şeyh Edebâii ’den yarar­lanıyordu, Orhan Gazi, genç Osmanlı devletinin bir taraftan askerlik teşkilâtını geliştirirken, diğer taraftan da devrin ulemâsından Dâvud~i Kayserî ‘yi 1331 *de İznik ‘te kurduğu ve o devrin bir üni­versitesi sayılabilecek medreseye müderris tâyin etmişti.

Bundan sonraki devirlerdeki ulemâ arasında, Koca Efendi diye anılan Kadı Mahmud ile torunu Kadı- zâde-ı Rûmî, imam Fahreddin Râzî ahfâdından Şeyh Cemâleddin Mehmed Aksarâyî, XIV. asrın çok meşhur ulemâsından Mevlânâ Sadeddın Taf- tâzânî, ilk Osmanlı şeyhülislâmı sayılan Şemsed- din Mehmed Fenan v.b. gibi âlimleri saymak ye­rinde olur.

Ulemânın Osmanlı devletinin kuruluş devrinde keyfiyet ve kemiyet bakımından büyük bir artış ve yükseliş kaydetmesi, padişah, vezir, beylerbeyi ve bizzat bir kısım ulemânın fethedilen yerlerde med­rese, câmi, mektep, ımâret gibi dinî, sosyal ve İlmî te*sisler vücûda getirmesi ile yakından ilgilidir. Bu suretle, kısa zamanda bu müesseselerde yetişen ve gelişen bir ulemâ zümresi teşekkül etmiştir. Bur­sa ‘dan sonra devletin yeni merkezî olan Edirne de zamanla bîr ulemâ merkezi olmuştur, Osmanlı-Türk ulemâsının yetiştiği medreselerdeki tedris usûlü, diğer İslâm ve Türk devletlerindeki yolu tâkîp etmiş; sayısı artan medreseler, kuruluşlarına göre bir takım derece ve sınıflara ayrılmıştır. XV. asrın ortalarına kadar inşâ edilen medreselerin en mühimleri, sırasıyla İznik, Bursa Sultan medresesi ve Edirne Üç-şerefeli medresesi idi (bk. î. H. Uzun- çarşıh, Osmanlı Devletinin İlmîye teşkilâtı, Ankara, 1965, s. 3). Bu sabada ilk düzenleme Murad II. devrinde yapılmış, bu devirde kurulan tetîmme ve dârülhadîs medreseleri, daha sonra Fâtih *in medrese teşkilâtına esas teşkil etmiştir.

Fâtih, İstanbul’u fethettikten hemen sonra, sekiz kiliseyi medreseye çevirmiş, bunlardan Zeyrek med­resesini Murad II. devrinde İran’dan gelip Bur­sa ’daki Sultan medresesi müderrisliğinde bulun­muş olan Alâeddin Tûsî ’ye, diğer ikisini ise Hc- ca-zâde ve Abdülkerim ’e vermiş, böylece bir Türk ve İslâm memleketi hâline getirilen İstanbul, daha ilk günlerinden ıtibâren mühim bîr ulemâ merkezi olmuştu. Bundan sonra Fâtİb, İstanbul’daki Sabn-ı semân medreselerini (Madâris-i Şamânîya) kur­mak suretiyle Osmanlı devletinde ilim hayatına yeni bir çehre ve mâna kazandırdı. Fâtih Sultan Mehmed tarafından bu işle vazifelendirilen Vezir Mahmud Paşa, medreseler tamamlanınca, progra­mım da Ali Kuşçu ile birlikte tanzim etmiştir.

Husûsî tahsisatı bulunan bu sekiz medreseden her birinin başında, memleketin en büyük âlimle­rinden biri bulunmakta idi (Badral-Dİn Mubam- med al-Gazzî ’nİn al-Matâlic al-hairiya al-manâzİl al-Rümıya ‘sinden naklen Uzunçarşılı, ayn. esr., s. 6.), Bu medreselere yine sayısı sekiz tane olan tçtjmme (mûsıIa-İ şalın) medreseleri talebesi ajj- nırdı, Fâtih Sultan Mehmed tarafından tedvîn edi­len Kanunnâme-! Al-i Osman, Sahn-ı seman mü­derrisleri olan ulemânın, mevlevîyet rütbesinde itibar olunarak, teşrifatta sancak beylerinden önce geldiğini belirtmiştir. Bu kanunnâme, devrin en büyük ulemâsı sayılan müfti, hâce-İ sultanî, kazas­kerler ve salın müderrislerinin lekabîannı da tespit et­miştir. Fâtih devrinin en büyük âlimi, adı kanunnâme­de de geçen Molla Husrev Mehmed [bk. mad. HUS- EEv] Efendidir. Fâtih devrinin diğer çok meşhur olan ulemâsı arasında Hızır Bey [b. bk.[, Tahâfut adlı eserin müellifi Bursalı Hoca-zâde Muslihiddin Mus­tafa, Sinan Paşa [b. bk.], Ali Kuşçu [b. bk.] v.b. zikredilebilir.

Mahmud Paşa’nın tanzim ettiği Medâris-i se- maniye’deki tedris sistemi (bk. bf.î. Uzunçarşılı, Osmanlı tarihi, II, 578; S. Unver, Fatih Kül- Üyesine âit diğer mühim bîr vakfiye, Vakıf­lar dergisi, I, 39-45), aynı zamanda İstanbul ve Os- manlı ülkeleri medreseleri için de bİr örnek oldu.

Ulemâ yetiştiren müesseselere Bayezid II. ta­rafından kurulan külliye eklendi. Bayezid medre­sesinin müderrisliği hükümdar tarafından şeyhül­islâma verilmiş, ancak, müftülük hizmetinde bulu­nanlar aym zamanda  müderrislik yapamayacakları cihetle bu vazifeyi vekil marifetiyle idare etmişlerdi. Bu devrin büyük ulemâsı arasında Amasyah Mü- eyyed-zâde Abdurrahman Çelebi, „ZembiIli“ diye tanınan Ali Cemâlî (bk. mad. CEMÂLİ), Kemâl Paşa -zâde Ahmed Şemseddin (bk, mad, KEMÂL PAŞA -EÂDE) sayılabilir.

Ulemâ yetiştiren müesseseler, Kanunî Sultan Süleyman devrinde Süleymaniye medreselerinin eklenmesi İle yeni bir merhaleye ulaşmıştır. Bu hü­kümdar, ordunun tabip, cerrah ve mühendis ihti­yacını da göz önünde tutarak, Süleymaniye medre­selerine bir tıp medresesi (Dârüşşifâ), riyaziye tahsiline mahsus dört medrese, bir dârülhadîs ve Sahn ’da olduğu gibi bir tetimme yâni mûsıla-i Süleymaniye medresesi te’sis etmiştir. Bu devirde Osmanlı medreseleri, takriben bugünkü ilkokul tahsiline tekabül eden hâriç, orta okula tekabül eden ibtida-i dâhil ve liseye tekabül eden dâhil bölümlerine ayrılmıştı. Hâriç ve dâhil medresele­rinde tahsil eden-bir kimse tabiî İlimler, matematik, tıp gibi müspet ilimler (aklî ilimler) ’i öğrenecek ise, mûsıla-i Süleymaniye (Süleymaniye tetimme- leri)’ye; fıkıh, hadîs, kelâm gibi şer *î ilimler (nakli ilimler) tahsil edecekse mûsıla-i Sahn-ı semana girer­di. Bu medreselerde tahsilini İkmâl edip müderrislik veya kadılıkta vazife almak isteyenler, mülazım ün- vânt ile kazasker defterine kaydolunurlardı.

Osmanlı medreseleri ortaya çıkan ihtiyaçlara göre birtakım değişiklikler geçirdi, önce altmışlı (alt­mış akçe yevmiyeli) adı ile bir derece daha ihdas edildi. Sonra hâriç, dâhil ve altmışlı dereceleri ,,ib- Uİa ‘ ve ()hareket“ adı ile ikişer kısma ayrıldığı gibi,

Süleymaniye külliyesinde de beş medreseden te­şekkül eden, önceleri „havâmİs“ sonraları „hâmise“ denilen ve dört medrese ile mûsıla-İ Süleymaniye arasına konulan yeni bir derece ilâve olundu ve bu tertip son zamanlara kadar devam etmek üzere on ikİ dereceye ayrılmış oldu

Mûsıla-i Süleymaniye ile onun üstünde bulunan medreselerin müderrislerine „kibâr-ı müderris’n“ de­nilirdi ve bu mevkide olanlar mevlevîyet denilen bü­yük kadılıklara getirilirlerdi. Mûsıla-İ Süleymaniye nin alt tarafmdakîler de ikiye ayrılırdı: Biri Sabn-ı Se­man İle onun üstündekiler (Sahn-ı Seman, ibtİ- dâ-i altmışlı, bâreket-i altmışlı müderrisleri), diğeri mûsıia-ı sabn île onun altındakiler (ibtidâ-i hâriç, bareket-i hâriç, îbtidâ-i dâhil, hareket-i dâhil, mû- sıîa-i sahn). Mevlevîyet ve kazaskerlik, ilim ve fa­zilette mütemayiz kimselere tevcih olunur ve bun­lar uzun müddet bu hizmette kalırlardı. İstanbul kadılığında bulunanlar ile kazaskerler, dîn ve devlet işlerinde dâima kendileri ile istişâre edilen kimse­lerdi. Hizmetlerinden ayrıldıkları zaman da kendi­lerine mühim sayılabilecek tekaüt maaşı bağlanır ve böylece birçok eserler yazmaları sağlanırdı.

Kanunî Sultan Süleyman devrinin ulemâsı arasında Kmalı-zâde Alâeddin Çelebi [b. bk.], Ebül-bayr leka- bıyla anılan Taşköpri-zâde Isâmeddin Ahmed Efendi [ b. bk.], Ebüssuûd Efendi [ b. bk.] zikredilebilir.

Ulemâ sınıfında gerek yetişme gerek vazife an­layışı bakımından zaaf emâreleri Kanunî devrinde başlamış gözükmektedir, 945 (*53^) tarihli bir fermanda, medrese tedrisatının bozulduğu, müder­rislerin yolsuz hareketlerde bulundukları ifâde edil­mekte ve bu gibi durumların düzeltilmesi isten­mektedir

önceleri medreselerde çalışanlar, ancak fiilen hizmet ettikleri takdirde maaş alabilirlerdi. Zamanla, fiilî hizmet görmeden de maaş alma yollan açıldı. Bunun neticesi olarak bir kısım müderrisler med­reselerin semtlerini bile bilmez bir hâle geldi. Mü­derris olmak için gerekli imtihanlar yapılmaz oldu­ğu gibi, bâzan harap ve hattâ yanmış medreselerin müderrisliği rastgele kimselere tevcih olunuyordu. Medreselerde görülen bu duruma kadılıklarda da rastlanır. Mevleviyette hizmet süresi birer yıla indi­rildi (bk. ÎA, mad. ME5CİD, VIII, 75a; Cevdet Paşa, Tarîh-i Cevdet, 1,114; Tarihçe-i tarik~i tedris, ilmiye salnamesi, s. Ğ49 ).

Müderrislik ve kadılıklarda görülen bu bozulma,asırda daha da arttı ve devletin zaafının ve gerilemesinin başlıca sebeplerinden biri oldu ( bk, Koçi Bey, Risale, tür. yer.),

 

Bu yazı 33 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/