TASAVVUF NEDİR?

Paylaş
 

TASAVVUF NEDİR?

Kur’an-ı Kerim’de tasavvuf, sûfî gibi hiç bir söz geç­mez. Hz. Peygamber’in, «Allahla oturup kalkmak isteyen, sof giyenlerle düşüp kalksın» meâlinde bir hadîsi olduğu­nu sûfîler söylerlerse de bu söz, uydurma hadîslerdendir (Süyûtî: cl-La’âli’l-masnûa fi’l-Ahâdîs’l-mevzûa, II, Mısır, Edebiyye Mat. 1317, s. 142); sof giymek hakkındaki ha­dîsler de uydurmadır (aynı s. 142 – 143).

Tasavvuf ehli de bu sözün Arapça bir kökten ürediği rivayetlerini anlattıktan sonra bütün bunlara rağmen bu rivayetlerin, üretim kurallarına uymadığını söylemek zo­runda kalmışlardır.

Bu rivayetleri şöylece sıralayabiliriz:

  1. Tasavvuf mesleğini seçenler, mesleklerine men­sup olanların sof, yani yün elbise giydiklerinden sûfî, tut­tukları yola tasavvuf denmiştir.
  2. Peygamber zamanında, mescidin sofasında yatıp kalkan yoksul sahâbeye, sofa ehli anlamına «As- hâb-ı Suffa» denirdi. Sûfîler, bunlar gibi yokluğu, yoksul­luğu benimsediklerinden bunlara nisbetle kendilerine sû­fî, yollarına tasavvuf adı verilmiştir.
  • Okun nişandan sapması, adamın bir yana eğil­mesi anlamlarına gelen suvûftan gelmiştir. Tasavvuf ehli de dünyadan yüz çevirdiklerinden bu adla anılmışlar, mes­leklerine de tasavvuf denmiştir.
  1. Bu söz, «saf»tan gelmedir. Kendilerini Tanrıya adayanlar, mânen, ümmetin ilk safında bulunduklarından sûfî adını almışlar, meslekleri de «tasavvuf» diye anıl­mıştır.
  2. Bunlar, safâ’ya, yani kalp temizliğine, ihlâsa sa­hip olduklarından kendilerine sûfî, mesleklerine tasavvuf denir.
  3. Tertemiz anlamına safavî sözü, konuşmada dile ağır geldiğinden sûfî’ye çevrilmiştir.
  • Kırda, çölde biter sûfâne denen bir bitki vardır. Bunlar da iyi şeyler yemediklerinden, rîyâzata devam et­tiklerinden, çok zaman azıksız olarak çöllere gittikleri, otlarla geçindiklerinden bu bitkiye nisbetle sûfî adını al­mışlardır.
  • Câhiliyye devrinde, yani, Hz. Peygamber’den önce Mudar boyundan Sûfa oğulları, kendilerini Kâ’be hizmetine vakfetmişlerdi. Hac törenini bunlar idare eder­lerdi. Sûfîler de kendilerini Tanrı hizmetine verdiklerin­den bu boya nisbet edilerek sûfî adiyle anılmaya başla­mışlar, yollarına da tasavvuf denmiştir (Kuşeyrî: Ar- Risâlet’ül-Kuşeyriyye fî ilm’it-Tasavvuf, Bulak-1284, s. 164; Et’ Taarruf li Mezhebi Ehl’iMasavvuf, Mısır-1933, s. 5; Avârif’ul-Maârif, İhyâ hâşiyesinde, c. I. s. 233; Ne- fehat tercemesi, İst. 1289, s. 82 ve devamı). •

Tasavvuf ehli bütün bunları anlatmakla beraber, hiç birinin üremesi, Arapça kurallara uymadığı için «tasav­vuf» sözünün, bu yola bir ad olarak verildiğini, kendile­rine de «sûfî» dendiğini söylemek zorunda kalmışlardır (Kuşeyrî, s. 165). Ancak Nasrâbâdî (ölm. 366 Hicrî. 976) tasavvufa ait yazdığı «Al-Luma’ fi’t-Tasavvuf» adlı de­ğerli eserinde, sof giydiklerinden sûfî diye anıldıklarına dair olan rivayeti tercih eder görünmekte (Leiden – 1914, s. 21, Nicholson basımı) ve sûfî adının, sonradan uydu­rulmuş bir ad olmayıp hicrî 110 Recebinde (728) vefat eden Hasan-ı Bısrî’nin, sûfî diye anıldığını ve ondan, «tavaf ederken bir sûfî gördüm, ona bir şey verdim, kabul etmedi..» diye bir olayın rivayet edildiğini, Süfyân-ı Sev- rî’nin de (161 H. 777), ben Ebû-Hâşim-i Sûfî’yi görme­seydim, riyânın inceliklerini bilemezdim dediğini, Yesâr- oğlu İshak’ın oğlu Muhammed’den ve başkalarından, Câ- hiliyye devrinde, uzak bir yerden, bir sûfî’nin Mekke’ye gelip Kâ’be’yi tavaf ettiği hakkında rivayetler naklolun­duğunu bildirmekte ve «bunlar doğruysa» kaydını da ko­yup bu adın, İslâmdan önce de temiz ve üstün kişilere ve­rilen bir ad olduğunu bildirmektedir (s. 23). Fakat bu rivayetler, kendinin de. «doğruysa» diye bildirdiği gibi kesinieşememekte, başka ve gerçekçi kaynaklarda bu­lunmamaktadır. Bu yüzden biz, tasavvuf ve sûfî sözleri hakkında şu kanaatte bulunduğumuzu belirtmek zorun­dayız:

  1. «Tasavvuf» sözü, Yunanca «Sofos» sözünden Arapçaya uydurulmuş, «sûfî» sözü de tasavvuf sözünden meydana gelmiştir; netekim sonradan İlâhî ve dînî bir fel­sefe hüviyetini arzeden «Kelâm» da, Yunanca «Logos» sözünün tercemesinden başka bir şey değildir (Ferit Kam: Vahdet-i Vücûd, ümmet. Mat. Âmire – 1331, s. 76, Şem- seddin Sami: Kaamûs-ı Türkî, tasavvuf ve sûfî madde­leri).

 

Bu yazı 92 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

Kategoriler