Sûfîier, «tasavvuf»u ve «Sûfî»yi nasıl an­latıyorlar?

Paylaş
 

Sûfîier, «tasavvuf»u ve «Sûfî»yi nasıl an­latıyorlar?

Sûfilerin, tasavvuf ve sûfî tarifleri, bu mesleğin inançlarına göredir. Onlar kitaba, yani Kur’ân’a ve sün­nete, yani Hz. Peygamber’in sözlerine, yaptıklarına, ya­pılırken görüp menetmediklerine uyanları üç kısma ayı­rırlar:

  1. Hadîse uyanlar, II. Fıkıh, yani din hukuku bil­ginleri, III. Sufîler (Al-Luma’, s. 5-7). Sûfîier, onlarca.

 

 

 

kendi dilekleriyle, yokluğu varlığa değişenler, halktan ayrılmayı, yalnızlığı seçenler, açlığı tokluktan, azı çok­tan üstün görüp yüceliği ve yücelik hevesini bırakanlar, mevkiden vaz geçenler, halkı esirgeyen, küçüğe, büyüğe, gönül alçaklığiyle muamele eden, ihtiyacı olanlara varını veren, Allah’a dayanan, nefis dileklerini yenen, iyi huy­larla huylanan, varlıklarını ezelî varlıkta, sonradan var olanı, yani kendilerini ve dünyayı, kadîm, yani evveline bir evvel bulunmayan Tanrı’da yok eden, vermeyi, ihsan etmeyi verende, ihsan sahibinde, istemeyi, istenende yok eden kişilerdir (ayni, s. 11 -15).

Onlarca bilgi ikidir:

  1. Zâhir bilgisi,
  2. Bâtın bilgisi.

«Görmediler mi ki gerçekten de Allah, râmetti size ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve görünen ve gizli olan nimetlerini size yaydı» meâlindeki âyette (XXXI, 20), görünen nimetleri, zâhir bilgisi, görünme­yenleri bâtın bilgisi olarak te’vîl ederler. «Emin olmaya, yahut korkuya ait bir haber duysalar, hemen yayarlar. Oysa ki, Peygamber’e ve içlerinden emre salâhiyeti olan­lara baş vursalardı bu haberi arayıp duyarak yayanlar, elbette onlardan gerçeğini öğrenirlerdi…» (IV, 83) âye­tindeki «emre salâhiyeti olanlar» da, onlarca gene bâtın bilgilerine sahip olanlardır. Ayni zamanda bâtın bilgisiy­le, gönüle ait ihlâs, temizlik gibi vasıflar, zâhir bilgisiyle de şeriat emirleri, ibadetler ve muamelât kastedilmekte­dir (ayni, s. 23 – 24).

Tanınmış sûfîlerin bazılarının tasavvuf ve sûfî hak- kındaki tarif ve tavsiflerini de burada bildirelim:

Ebû-Türâb’un-Nahşebî (245 H. 859): Sûfîyj hiç bir şey bulandırmaz; fakat her şey, onunla durulur.

Ebû-Hafs’ul-Haddâd (264 H. 877): Tasavvuf edepten ibarettir; her vakte ait bir edep, her hale ait bir edep, her makama ait bir edep vardır. Kim, içinde bulunduğu vak­tin edeplerine riayet ederse erler derecesine varır; edebi yitirense, yaklaşmak istese de uzaklaşır; kabul edilmeyi dilese de reddedilmiştir.

Sehl ibni Abdullâh’ıMüsterî (283 H. 898): Sufî, ka­nını dökülmüş gören, malını mübah bilen kişidir.

Ebü’l-Huseyn-i Nûrî (295 H. 907):             Tasavvuf, nefse

ait bütün istekleri, zevkleri bırakmaktır.

Amr ibni Usmân’ul-Mekkî (296 H. 908):                 Tasavvuf,

kulun, her vakitte, o vakte en uygun ve gerekli şeyle uğ­raşmasıdır.

Cüneyd-i Bağdâdî (297 H. .909): Tasavvuf, varlığın­dan ölmen, Tanrı ile dirilmendir.

Tasavvuf iyi huydur; iyi huyların ne kadar çoğalırsa tasavvufta o kadar ilerlemiş olursun.

Sûfî yer yüzüne benzer; ona her kötü şey atılır; fakat ondan ancak güzel ve temiz şeyler biter; üstünde iyi de gezer, kötü de. Bulut gibidir sûfî; her yere, her şeye göl­ge salar; yağmur gibidir; herkesi sular. Sûfiyi, dışı be­zenmiş gördün mü, bil ki içi harap olmuştur.

Tasavvuf, görünürde bir bağla bağlı olmadığın hal­de Allahla bulunmandır.

Tasavvuf, yüce toplumda, yüce kişiden, yüce bir za­manda zuhur eden yüce huylardır.

Ruveym (303 H. 915): Kendini, Allahın dilediği şeye kapıp koyuvermendir.

Sümnûn (Cüneyd’le çağdaş): Tasavvuf, bir şeye sa­hip olmamandır. Bir şeyin de seni, kendine kul etmeme­sidir.

Şa’bî (334 H. 946): Sûfî, halktan ayrılmıştır, Hak­la beraberdir.

Ebû-Sâid’ül-A’râbî (341 H. 952):               Tasavvuf, bütün

olmaz şeyleri, boş işleri bırakmaktır.

Nasrâbâdî (366 H. 976): Tasavvufun aslı, kitaba ve sünnete uymak, nefsin dileklerinden ve sonradan meydana gelen, dine aykırı olan şeylerden vaz geçmek, büyükleri saymak, halkın özürlerini kabul etmek, duaya, senaya ko­yulmak, yapılmasında suç görülmeyen şeyleri kendince te’villeri bırakmaktır.

Ebû-Saîd Ebü’l-Hayr (440 H. 1049): Yedi yüz şeyh, tasavvufun, insanın vaktini en gerekli şeyle geçirmesidir kanâatinde birleşmiştir (Kuşeyrî: s. 164, 165, Ma’sûm- Alîşâh: Tarâık’ul-Hakaayık, Muhammed Ca’fer Mahcûb tashihiyle, c. I, Tehran – 1339 Şemsî hicri, s. 99-109).

Görüldüğü gibi bütün bu tarifler, tavsif mahiyetin­dedir. Burada, Sûfîlere, bir kısmı gezip dolaştığı, inancını yaymaya çalıştığı, yer yurt edinmediği için garipler ve seyyahlar anlamına «Gurebâ, Seyyâhîn», az yemeyi âdet edindikleri, çok zaman aç bulundukları için açlar, açlığı kabul edenler anlamına «Cû’iyye», mala – mülke sahip olmayı hoş görmediklerinden yoksullar anlamına «Fuka- râ», çöllerde, mağaralarda yaşadıkları, ev bark sahibi ol­madıkları için mağara ehli anlamına «Şüküftiyye» gibi adlar da verildiğini kaydedelim (Avârif’ül-maârif, I, s. 231 – 232, Et-Taarruf li Mezhebi Ehrit-Tasavvuf, s. 6 Tarâık, s. 109).

Bu yazı 74 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

Kategoriler