• DOLAR
    6,8223
    %0,16
  • EURO
    7,5691
    %0,29
  • ALTIN
    379,35
    %0,80
  • BIST
    8,4542
    %0,71
OSMANLI DEVLET ÖRGÜTÜ

OSMANLI DEVLET ÖRGÜTÜ

Fatih’in İstanbul’u almasından sonra Osmanlı Devletinin bir imparatorluk haline geldiği kabul olunur. Fatih zamanında imparatorluğun örgütü tamamlanmıştır.Bu imparatorluk içinde, Türk, Rum, Sırp, Bulgar ve Romen gibi çeşitli kavimler yaşıyordu. Fakat imparatorluğa egemen olan Türklerdi. Devletin başında Osmanlı soyundan gelen bir padişah vardı.Fatih Sultan Mehmet, hükümdarlığının son zamanlarında, kendisinden önceki Osmanlı padişahlarının yaptıkları kanun ve nizamları biraraya toplatmış, bunlara yeni ihtiyaçlara göre birtakım kanun ve nizamlar ekliyerek kendi adiyle söylenen Kanun- name-i Âl-i Osman’ı meydana getirmiştir. Bu kanunnamenin hazırlanmasında Veziri¬azam Karamanı Mehmet Paşanın hizmeti büyük olmuştur. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman bu kanunnameye ceza, maliye, askerlik ve diğer hususlara ait birçok madde ekletmiş, böylece büyük bir kanunname ortaya çıkmıştır:

Fatih’ Kanunname¬sinin başında şöyle yazılıdır:

«Bu kanunname,, atam ve dedem kanu¬nudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kiramım neslen bâde neslin bununla amil olalar.»

Fatih Kanunnamesi üç kısma ayrılmıştır: Birinci kısımda veziri¬azam, vezirler, kazaskerler, defterdarlar ve nişansı gibi büyük devlet memurlarıyle diğer memurların rütbelerini ve protokolda alacakları durumları belirten maddeler bulunmaktadır. Bu maddelerden birinde şöyle denilmektedir: «Divan-ı Hümayunda sadırda oturmak vüzeramn ve kazaskerlerin ve defterdarların ve nişancının yoludur; evvelâ vüzera oturup bir canibe kazaskerler, anların altına defterdarlar ve ol bir canibe nişancı oturur.» Diğer bir madde: «Bilgil ki vüzera ve ümeranın veziriazam başıdır, cümlenin ulusudur, cümle umurumun vekil-i mutlakıdır ve malımın vekili defterdarımdır ve ol veziriazam nazırıdır ve oturmada ve durmada ve mertebede veziriazam cümleden mukaddemdir» denilmekte, veziriazamın yetkileri belirtilmektedir.

 Divan’ın toplandığı Kubbealtı Kanunnamenin ikinci kısmında saltanat işleriyle saray merasimlerinin nasıl yapılacağını açıklayan maddeler vardır. Bunlardan birinde: «Cenab-ı Şerifim ile kimesne taam yimek kanunum değildir, meğer ehl-i iyalden ola, ecdad-ı izamım vüzerasıyle yermiş, ben refetmişimdir.» denilmekte, padişahın yemeğinde ailesinden başkasının bulunamayacağı açıklanmaktadır. Bir başka madde de şöyledir: «Divana hergün vüze- ram ve kazaskerlerim ve defterdarlarım geldikte çavuşları ve ‘kapıcılar kethüdası önlerine düşüp istikbal etsinler.»

Üçüncü kısımda suç işleyenlere verilecek cezalarla büyük devlet memurlarının maaş ve.gelirleri belirtilmektedir. Bu kanunnamede devletin tehlikeye düşmesini önlemek amacıyle padişaha kardeşlerini öldürmek hakkı tanınmıştır: «Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyes¬ser ola, karındaşlarım nizam-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulema tecviz etmiştir, onunla amil olalar.» denilmektedir.

DİVAN (DÎVAN-I HÜMAYUN):

Osmanlı Devleti, Divan denilen bir kurul tarafından yönetilirdi. Divanda siyaset, ekonomi, askerlik, adalet ve mâliyeye ait işlerle şikâyet ve davalar görülür; ilgililer tarafından incelendikten sonra bir karara bağlanırdı.

Fatih’e kadar Divan, padişahın başkanlığında her gün toplanırdı. Fatih ve ondan sonra gelen padişahlar, Divan başkanlığını veziriazama bıraktılar. Toplantılar da haftada dört güne indirildi. Yalnız veziriazam Divan görüşmelerinin bir özetini padişaha bildiriyordu.

Divan, hangi din ve milletten olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun herkese açıktı. Divan bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Yargıtay ve Danıştaydı. Kubbealtı vezirleri, kazaskerler, defterdarlar, nişancı Divanın asıl üyeleriydiler. Bunlar Divanda kendilerine ayrılan yerlerde otururlardı. Reis-ül küttap ile çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası ayaktâ hizmet görürlerdi.

Divanda önceleri bir kazaskerle bir defterdar vardı. Fatih’in son zamanlarında bunlar ikiye çıkarılmıştır.

Veziriazam: Padişahın vekili ve hükümetin başkanı olup bütün devlet işlerinden padişaha karşı sorumlu idi. Veziriazam, padişah bulunmadığı zaman orduya komuta ederdi. Bütün tayin ve aziller, terfiler ve katiller birinci derecede onun buyrultusuyle olurdu. Padişahın mührü kendisinde bulunurdu. Veziriazamın değiştirilmesi gerektiği zaman mühür geri alınırdı.

Vezirler: Uzun zaman sancak beyliğinde ve beylerbeyliğinde bulunmuş olan tecrübeli devlet adamları terfi ettikleri zaman vezir olurlardı. Veziriazamlığa, vezirlerin en kıdemlisinin getirilmesi usuldendi. Divanda görüşülen işler hakkında mütalaalarını bildirirlerdi. Vezirler, serdar unvanıyle seferlere gönderilir, bunların buyruğuna bir miktar kapıkulu askeri verilirdi.

Kazaskerler: Osmanlı Devletinde esas olan askerî sınıfa ait davalara. şer’î ve hukukî muamelelerle, kendi bölgelerinde bulunan kadı ve müderrislerin tayin, azil ve terfi gibi işlerine kazaskerler bakardı. Kazaskerler bu devirde biri Rumeli Kazaskeri, diğeri Anadolu Kazaskeri olmak üzere iki tane idi. Kazaskerliğe bilimsel değeri yüksek plan kimseler getirilirdi.

Defterdarlar: Divanda iki defterdar bulunurdu. Bunlardan biri Rumeli Defterdarı yeva başdefterdar, diğeri Anadolu Defterdarı idi. Defterdarlar, devletin bütün mâliyeye ait işlerine bakarlar, gelir ve gideri tespit ederlerdi. Başdefterdarın geniş yetkisi vardı. Veziriazamla birlikte malî işler hakkında karar verirdi. Veziriazam dahi onun muvafakatini almadan para harcayamazdı.

Nişancı: Devlet kanunlarıyle şer’î ve adlî kanunları, gayet iyi bilir, gerektiği zaman Divanı bu hususlarda aydınlatırdı. Komşu devletlere gönderilecek mektupları yazar, padişahın tuğrasını çeker, has, zeamet ve tımar tevcihlerini yapardı. Nişancı, ulema arasından ve kalemi kuvvetli olanlardan seçilirdi.

Şeyhülislâm (Müftü): Divanın tabiî üyelerinden değildi. Gerektiği zaman Divan görüşmelerine çağrılırdı. Bununla beraber devletin en yüksek bir memuruydu. Veziriazamla, aynı derecede sayılırdı. Hükümdar, yapacağı işlerin din ve şeriate uygun olup olmadığı hakkında Şeyhülis¬lâmdan karar alırdı. Bu karara fetva denir. Şeyhülislâm ulemanın başkanıdir. Dinî meselelerde halkın sorularını cevaplandırırdı.

Divanin toplanması: Divan savaş olmadığı zamanlarda Topkapı sarayında Kubbealtı | denilen yerde toplanırdı . Sefer zamanında ise, ordugâhta Divan’ kurulurdu. Divan, çalışmalarına sabah erkenden başlardı. Divan üyeleri, sabah namazından sonra Kubbealtı’na gelirler ve kendilerine ayrılan sedirler (divanlar) üzerine otururlardı. Bun¬dan sonra reis-ül küttap gündemi okur ve görüşmeler başlardı. Padişahlar, isterlerse Divan görüşmelerini kafes arkasından dinlerlerdi. Divan üyeleri haftada iki gün görüşmeler bittikten sonra Arz odasında padişah tarafından kabul edilirlerdi.

EYALETLERİN YÖNETÎMÎ :

 Osmanlı ülkeleri iki büyük beylerbeyliğine ayrılmıştı: Anadolu eyaletlerinin yönetimine Anadolu Beylerbeyi, Rumeli eyaletlerinin yönetimine de Rumeli Beylerbeyi bakardı.

Beylerbeyleri eyalet askerlerinin komutanı idiler. Savaş Rumeli’de ise. sağ cenaha Rumeli Beylerbeyi, Anadolu’da ise, Anadolu Beylerbeyi komuta ederdi. Eyaletler sancaklara ayrılmıştı. Sancakların başında sancak beyleri bulunurdu. Kazalarda güvenlik işlerini subaşılar, adalet işlerini de kadılar görürdü.

Ayrıca OsmanlIlara bağlı Eflak Voyvodalığı ile Kırım Hanlığı bulun¬makta idi. Bunlar padişahın uygun gördüğü yerli bir prens tarafından yönetilirdi. içişlerinde tamamen serbesttiler.İstanbul’un yönetimi ayrı bir özellik gösteriyordu. Buranın güvenliğinden Subaşı ile Yeniçeri Ağası sorumlu idi. Bayındırlık işlerine Şehremini bakardı. İstanbul kadısına Taht Kadısı denirdi. Bursa ve Edirne şehirleri önceden merkez oldukları için buraların kadılarına da aynı ad verilmiştir.

Hıristiyanlara tanınan haklar: Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra, burada bulunan Hıristiyanlara karşı iyi davrandı. Şimdiye kadar olduğu gibi, onları, dinî inanışlarında ve törenlerinde serbest bıraktı. Fatih bir fermanla Bizans İmparatorluğu yönetiminde bulunan Rumların din ve mülkiyet haklarını bağışladığını bildirdi. Yalnız büyük toprak sahiplerinin toprakları ellerinden alındı. Bunlar Osmanlılara karşı savaşmışlardı.

TOPRAK YÖNETİMİ :

Osmanlılar ele geçirdikleri ülkeleri, Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları gibi bölmüşler ve yönetmişlerdir. Anadolu beyliklerin¬den aldıkları yerleri eski durumlarıyle olduğu gibi kabul etmişler, Rumeli’de fethettikleri ülkelerin hepsini emirî yani devlete ait arazi olarak tapu-lamalardı. Elde edilen bir ülkenin köy, nahiye ve kazaları, evleri, nüfusu, tarlaları, ormanları ve çayırları ile öşürden elde edilecek geliri, nişancı tarafından bir deftere yazdırılırdı. Sonra bu topraklar yönetim bakımından devletin uygun göreceği parçalara bölünürdü.

Osmanlılar, toprağın eski sahibi olan halka dokunmamışlardır. Reaya adı verilen halk toprağı istediği gibi ekip biçmede serbestti. Elde edilen ürün de toprak sahiplerine aitti. Öldükleri zaman yerleri evlâtlarına kalırdı. Yalnız elde edilen bu ürünlerin öşrünü (onda biri) toplamak, intikal ve ferağ halinde ödenmesi gereken harçları almak, üç yıl arka arkaya ekilmeyen toprağı sahibinden alıp başkasına vermek devletin hakkı idi. Toprağın asıl sahibi devletti; kullanma hakkı halka verilmiş sayılıyordu.

OsmanlIlarda toprak; Dirlik, vakıf, mülk, ocaklık, yurtluk, mukataa gibi bölümlere ayrılmıştı.

Dirlik:

Emirî arazinin önemli bir kısmı dirlik olarak ayrılmıştı. Bu araziyi ekip biçenler, devlete ödemeleri gereken vergiyi (öşür) hüküme¬tin göstereceği memurlara ve sipahilere verirlerdi. Böylece devlet, memurların ve sipahilerin maaşlarını halka verdirmiş oluyordu.

Dirlikler gelirlerine göre üçe ayrılmıştı: 1. Has, 2. Zeamet, 3. Timar.

Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklere has denirdi. Bunlar padişahlara, şehzadelere, divan üyelerine, beylerbeylerine ve sancak beylerine verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin beş bin akçesini kendi geçim¬leri için ayırırlar, geri kalan gelirlerinin her beş bin akçesi için atı, silâhı ve her şeyi tamam cebeli denilen askerleri beslerlerdi. Bunlarla da savaşa katılırlardı

Yıllık geliri yirmi bin akçe ile yüz bin akçe arasında olan dirliklere, zeamet adı verilirdi. Zeamet orta derecedeki devlet memurlarına verilirdi. Bunlar da gelirlerinin her beş bin akçesi için bir cebeli beslerlerdi.

Yıllık geliri üç bin akçe ile yirmi bin akçe arasında olan dirliklere timar denirdi. Timar en çok sipahilere verilirdi. Timar sahipleri dirliklernin üç bin akçesini kendi geçimlerine ayırırlardı. Buna kılıç timarı denirdi. Geri kalan her üç bin akçesi için bir cebeli beslerlerdi.

Timarlar başlıca üç kısma ayrılırdı, a) Eşkinci timan, b) Mustahfaz timarı, c) Hizmet timan. Eşkinci timarı sipahilere, mustahfaz timarı cami imamlarına ve ‘hatiplerine, hizmet timarı ise bazı saray adamlarına verilirdi.

Vakıf arazi:

Emirî arazinin bir kısmı vakıf arazi olarak ayrılırdı. Vakıf araziyi de ekip biçen halk (reaya) vardı. Bu arazinin öşrü ve diğer gelirleri ile cami, medrese, şifahane, imarethane, kervansaray gibi din, bilim ve hayır kurumlarının ihtiyaçları karşılanırdı. Vakıf arazi satılmaz ve başkasına devredilmezdi.

Mülk sahibi olanlardan isteyenler mallarını vakıf haline getirebilirlerdi. Memleketini seven zengin bir kimse cami, mescit, şifahane, çeşme, köprü, imaret gibi herkesin yararlanacağı bir eser meydana getirir, bu eserin devamlı bir şekilde kalabilmesi için tarla, bağ, bahçe, dükkân ve han gibi mallarını bu işe vakfederdi. Yani bu malların geliri ile o eserin masrafları ve bakımı sağlanırdı. Böylece toplumun önemli ihtiyaçları hayırsever vatandaşlar tarafından karşılanırdı. Bu gibi kimseler de topluma karşı olan görevlerini yerine getirmiş olurlar, bundan büyük bir zevk duyarlardı. Halk arasındaki bu dayanışma, devlet hizmetlerini kolaylaştırmıştır.

Mülk arazi:

Bazı devlet adamlarına ve komutanlara bir hizmet karşılığı fethe¬dilen topraklardan verilmiş yerlerdi. Mülk arazi parçalara ayrılabilir, satılır, hediye edilir, evlâda kalır veya vakfedilebilirdi.

Opaldik arazi:

Geliri kale muhafızlarına ve tershane giderlerine ayrılan araziye denirdi.

Yurtluk arazi:

Geliri sınırı koruma hizmetine karşılık olarak ayrılan sınır boylarındaki araziye yurtluk adı verilirdi.

Mukataa:

Geliri memurlara, askerlere ve diğer sosyal hizmetlere ayrılmayıp •doğrudan doğruya hâzineye gelen araziye denirdi. Bu arazinin gelirini mültezimler toplardı.

ORDU :

Osmanlı ordusu, Kapıkulu askerleri ve Eyalet askerleri olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. 

Kapıkulu askerleri:

Padişahın şahsına mahsus olup daimî ve ücretli idiler. Bunlar Acemi Oğlanlar Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Topçu Ocağı, Cebeci Ocağı ve Kapıkulu Süvarileri gibi birliklere ayrılmışlardı. Merkezde ve nöbetleşe sınır boylarındaki şehir ve kalelerde otururlardı.

Acemi Oğlanlar Ocağı: Savaşlarda

alınan esirlerin gençleriyle, devşirme olarak toplanan Hıristiyan çocukları, Anadolu ve Rumeli’deki Trük ailelerinin yanlarına verilir, orada Türk ve Müslüman eğitimi gördükten sonra, Acemi Oğlanlar Ocağına alınırlardı. Burada talim görürler, deniz hizmetlerinde çalışırlar, lüzum oldukça Yeniçeri Ocağına, Topçu Ocağına ve diğer ocaklara geçerlerdi.

Yeniçeri Ocağı: Yaya askeri olan Yeniçeriler, Kapıkulu ocaklarının en itibarlısı idiler. Bunlar önceleri Yaya ve Cemaat denilen bölüklerden kurulurdu. II. Mehmet zamanında 1451 yılında bunlara Sekban bölükleri ve XVI. yüzyılın başlarında Ağa bölükleri katılmıştır. Bu üç bölüm ocağın kaldırılmasına kadar devam etmiştir.

Çorbacı, Bölükbaşı, Kethüda, Odabaşı, Vekilharç, Bayraktar ve Başeski denilen subayları vardı. Yeniçeri Ocağının en büyük komutanı Yeniçeri Ağası idi. Yeniçeriler seferde padişahın etrafında yürürler ve onu korurlardı. Savaşta or¬dunun merkezinde ve padişahın önünde saflar halinde bulunurlardı.

Cebeci Ocağı: Bu ocağa da’ Acemi Oğlanlar Ocağından yetişenler alınırdı. Cebeciler Yeniçerilere lüzumlu ok, yay, kılıç, tüfek, barut, kurşun, zırh gibi silâh ve cephaneyi hazırlarlardı. Savaş zamanında silâh ve cephaneyi cepheye götürerek orada Yeniçerilere dağıtırlar, savaştan sonra tekrar toplarlar ve tamir ederlerdi. Bu ocağın atelyeleri vardı.

Topçu Ocağı: Top dökmek, top mermisi yanmak ve top kullanmak bu ocağın görevi idi. Bunlar da yaya idiler. Ağır toplar, kuşatılan kaleler önünde dökülürdü.

Kapıkulu Süvarileri: Bunlar atlı olup derece ve maaş itibariyle Yeniçerilerden üstün idiler. Sipahi, Silâhtar, Sağ ve Sol Ulufeciler, Sağ ve Sol Garipler olmak üzere altı bölüğe ayrılmışlardı. Yeniçerilerden terfi 

edenlerle saraylardan geçenler Kapıkulu Süvarisi olurlardı. Bunlara ma¬aştan başka birer de at verilirdi. Savaşlarda Yeniçerilerin cenahlarında bulunarak yandan gelecek hücumlara karşı koyarlardı.

Eyalet askerleri:

Timarlı Sipahiler: Ordunun esas kuvveti olup atlı idiler. Savaş olmadığı zaman kendi işleriyle uğraşırlardı. OsmanlIlardan önceki Müslüman Türk devletlerinde de görüldüğü gibi Timarlı Sipahiler ikta denilen timar sistemi ile meydana getirilmiştir. Timarlı Sipahi, Osmanlı or¬dusunun seferi kuvveti idi. Yeni ülkeler zapt edildikçe Timarlı Sipahi miktarı artıyordu. Bunların çok düzenli defterleri tutulurdu. Beylerbeyleri sefere giderlerken bu defterlerin birer nüshasını da beraberlerinde götürürlerdi. Savaştan önce ve sonra olmak üzere iki defa yoklama yakılırdı. Timarlı Sipahiler gelirlerine göre beslemek zorunda oldukları cebeli denilen teçhizatı mükemmel bir veya, birkaç süvari ile birlikte savaşa giderlerdi. Her bir sipahi bir alay beyinin emri altında bulunurdu. Sipahiler, dirliklerinin bulunduğu yerlerde oturmak zorunda idi¬ler. Alay beyleri sancak beyinin, onlar da beylerbeyinin komutası altında sefere giderlerdi. Savaşlarda yararlık gösterenlerin dirliklerine zam yapılırdı. Bunların kılıç, kalkan ve ok gibi silâhları vardı. Başlarında miğfer, üstlerinde zırh bulunurdu. Hizmet görmeyenlerin veya yoklamada bulunmayanların timarları ellerinden alınırdı.

Yayalar, Yürükler ve Müsellemler: Eyalet askerlerinden olan Yayalar ve Yörükler yol açmak, spier kazmak, top çekmek, cephane ve zahire taşımak gibi geri hizmetlerde iş görüyorlardı. Atlı olan Müsellemler savaş zamanlarında yol ve köprü yaparlar ve ormanları açarlardı.

Akıncılar: Sınır boylarında oturan Akıncılar, Türklerden meydana getirilmişti. Bunlar her yıl ilkbaharda düşman topraklarına amansız âkmlarda bulunurlardı. Seferde ise, ordunun önünde öncülük görevi yaparlardı. Düşmanın karşı koymasını kırmada büyük hizmetleri olurdu.

Azaplar: Osmanlı ordusunun hatif yaya askerleri idiler. Savaş sırasında Anadolu’dan kuvvetli ve dinç gençler arasından seçilirlerdi. Masrafları ve yeme içmeleri toplandıkları yerlerin halkına aitti. Bu devirde mevcutları on beş, yirmi bin kadardı. Ok, yay ve pala ile dövüşürlerdi.

Savaştaki merkez ordusunun önünde bulunurlar; düşmanın saldırısı üzerine sağa ve sola açılarak arkalarında olan topçunun ateş etmesini sağlarlardı.

DONANMA :

Boğazlara ve Rumeli’ye sahip olan Türklerin kuvvetli bfr donanmaya ihtiyaçları vardı. Osmanlılar, denizciliğe önem verdiler. II. Meh¬met’in İstanbul’u zaptında 150 parçadan fazla gemi vardı. Bu donanma ile Ege denizindeki adalar zapt edildi ve İtalya’ya kadar seferler yapıldı. Venediklilerle ve müttefiklerle deniz savaşları oldu. II. Bayezit zamanında gemicilik daha fazla gelişti. Fakat Osmanlı donanması bu zaman¬da henüz kara ordusu kadar kuvvetli bir duruma gelmemişti.

OSMANLI KUVVETLERİNİN KARAKTERİ:

Osmanlı ordusu örgüt ve disiplin bakımından diğer milletlerin ordularından çok üstündü. Gerek Kapıkulu askerleri ve gerekse Timarlı Sipahiler komutanlarına oçk bağlı idiler. Bir tarikat altında birleşmiş olan Yeniçeriler birbirlerini seven bekâr insanlardı. Timarlı Sipahiler, iyi silâhlanmış, tecrübeli ve mükemmel binici idiler.

Türkün zaten mevcut olan cesaretine Islâm dini ayrı bir kuvvet katmıştı. Hayatta kalmakla ölmek arasında önemli bir fark yoktu. Esâs olan savaştı. Çünkü savaş insanları maddî ve manevî rahata kavuşturan tek yoldu. Osmanlı Türkleri ganimet ve çapul hırsıyle savaş yapmıyorlardı. Ganimet savaşın haklı olan bir sonucu idi. Osmanlı ordusunda düzensiz çeteler yoktu. Türk ordusu daima savaşa hazırdı. Yorulmak bilmezdi. Hıristiyanların üç günde aldıkları yolu bir gecede alırdı. Sessiz ve hızlı hareket savaş gereklerinin en önemlilerinden biri olarak kabul edilirdi. Yüz Hıristiyanın on bin Osmanlıdan daha fazla gürültü yaptığını Batılı yazarlar bildirmektedirler.

Osmanlı ordusu geçtiği yerlerin halkına dokunmazdı. Mal, can,, namus güvenliği her şeyin üstünde tutulurdu. Askerler, kendi yiyeceklerini kendileri sağladıkları için, ordunun geçeceği yerlerde pazarlar kurulurdu. Fakat kimsenin malı zorla alınmazdı. Halkın sevgi ve güvenliğini kazanmak için şiddetli tedbirler alınırdı. Köylüden bir tavuk çalma¬nın veya beygiri bir buğday tarlasına salıvermenin cezası ölümdü.

Türk askerlerinin cesareti her türlü takdirin üstünde idi. Yaşa¬mak esas olmakla beraber, eğer ölmek alna yazılmışsa hiç de çekinilecek bir şey değildi. Şehit olmak bir asker için en yüksek mertebe sayılırdı. Açlığa uzun süre dayandıkları gibi, yiyeceğin iyi olmasına da bakmaz¬lardı. Komutanlarına tam bir itaat göstermekle beraber, komutanlar da itaate lâyık, karakter ve cesaret sahibi kimselerdi.

MALİYE:

Bundan önceki yüzyılda olduğu gibi devletin geliri haraç, gümrük, memleha vergileri ile bağlı milletlerden alınan vergiler, savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte biri idi. Devlet hâzinesine yılda dört milyon altın giriyordu. Buna karşılık gider gayet azdı. Toplanan paralardan Kapıkulu askerine ve ulemaya maaş verilir, geri kalanıyle bayındırlık işleri görülürdü.

OSMANLI YÖNETİMİ :

Osmanlılar zapt etmiş oldukları yerlerin askerlikçe önemli böl-gelerine, büyük şehir ve kasabalara Türk göçmenleri yerleştirirler, buralarda derhal, örgüt yaparak cami, medrese, imaret gibi bilimsel ve sosyal kurumlar meydana getirirlerdi. Hıristiyan halka karşı gayet iyi

 davranırlardı. Yalnız devlet hizmetinde yüksek mevkilere geçmek için Müslüman olmak şarttı. Bunun içindir ki, Hıristiyanların ileri gelenlerinden birçoğu Müslümanlığı kabul etmişti. Yeniçeriliğe devşirme usulüyle alınan Hıristiyan çocukları da Türk ve Müslüman eğitiminde yetiştiriliyor ve Türkleştiriliyordu. Bunlardan büyük devlet adamları çıkmıştır. Mahmut Paşa, Gedik Ahmet Paşa devşirmedir. Bosna ve Arnavutluk’ta halk kitle halinde Müslüman olmuştur.

Balkanları dolaşan Bertrandon de la Broquiere, Türkler hakkında şunları söylüyor: «… Merhamet sahibi olan Türk, savaşta mecburiyet altında insan öldürüyor; yaradılışta sessiz olmasına ve çalışmakla sertleşmiş bulunmasına rağmen şiir kabiliyeti yüksek, ilme meyil Ve istidadı çoktur…». «Gerek şehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengâver, ka- naatkâr, işçi, namuslu tüccar, sadık, arkadaş ve himaye edici efendiler¬dir; kısaca, doğru ve samimî kimseler…».

EĞÎTÎM VE ÖĞRETİM :

Osmanlılar, eğitim ve öğretime çok önem vermişler, bilim adamlarını her bakımdan korumuşlardır, ilkönce İznik ve Bursa’da medreseler açılmıştır. Daha sonra Edirne’de kurulan Darülhadis medresesi Osmanlı ülkelerindeki medreselerin birincisi olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra Fatih kendi adına bina ettirdiği camiin etrafına sekiz medrese yaptırdı. Bunlara Sahn-ı Seman adı verildi.

Medreseler, okutulan derslere göre ilk, orta ve yüksek olmak üzere derecelere ayrılmıştı. Bunlardan padişah medreseleri ilk önde geliyordu.

Padişahlar, vezirler ve diğer devlet adamları memleketin her tarafında medreseler, camiler, imaretler ve diğer sosyal kurumlar yaptırmışlardır. Özellikle yeni fethedilen ve halkın önemli kısmı Hıristiyan olan Rumeli’de bu medreselerin ve diğer kurumların Türk kültürünün hızla yayılıp genişlemesinde önemli hizmeti olmuştur.

Bir öğrenci ilkokulu bitirdikten sonra medreseye devam edecekse hariç denilen medresede derse başlar, buradan dahil denilen (ortaokul) kısma, oradan da musıla-i sahn (tetimme-lise) medresesine geçerdi. Burada da başarı kazanırsa Sahn-ı Seman adı verilen hukuk, edebiyat, ilâhi- yat fakültelerine devam ederdi. Sahn-ı Seman medresesi öğrencilerine danişment denirdi. Bunlar mezun olunca mülâzim adiyle deftere kaydolunurlar, açık olduğu zaman müderris veya kadı tayin edilirlerdi.

Medreselerde dine felsefeye, matematiğe ve edebiyata ait dersler verilirdi.

Ali Kuşçu ve Mirim Çelebi matematiğin OsmanlIlarda gelişmesine çalışmışlardır. Bu devrin ünlü hocaları Molla Güranî, Molla Zeyrek, Hoca Zade ve Hatip Zade’dir.

DİL VE EDEBİYAT :

Fatih ve II. Bayezit çok iyi öğretim görmüşlerdi. Aynı zamanda şair idiler. Fatih, İstanbul’u aldığı zaman aşağıdaki beyti söylemiştir:Feth-i İstanbul’a fırsat bulmadılar evvelûn Feth-edip Sultan Muhammed didi tarih: Âhirûn(l). Devlet adamları bilginleri ve şairleri koruyorlar, şehzadeler de bulundukları illerde etraflarına bu gibi değerli kimseleri topluyorlardı.

Bu zamanda Arapça ve Farsça’nın’etkisiyle Türkçe melez bir dil haline gelmiştir. Yüksek tabaka denilen aydınların meydana getirdikleri edebiyata Divan edebiyatı denir. Bu edebiyatın nazmında aruz vezni kullanılmıştır. Devrin ünlü edipleri Sinan Paşa ile Ahmet Paşa’dır.

GÜZEL SANATLAR:

Fatih, Müslümanlarca yasak sanılan resme de değer vermiştir. Venedik’ten getirttiği Bellini’ye resmini yaptırmıştır.

(1) «Âhirûn» kelimesi eski harflerle yazıldığı takdirde Ebced hesabiyle harflerinin toplamı 857 sayısını verir ki bu, İstanbul’un fethedildiği hicri tarihtir. (H. 857-M. 1453).

II. Bayezit sanatın bu şubesine karşı taassup göstermiş, sarayda ne kadar tablo ve heykel varsa hepsini ‘âttırmıştır.Bu zamanda büyük ölçüde mimarî eserler yapılmış, Osmanlı mimarîsine süs ve gösterişten çok sağlamlık ve sadelik esas olmuştur.

Fatih Camii, Mahmut Paşa Camii, Bayezit Camii bu devrin ünlü eserleri arasındadır. îlk Osmanlı mimarları Mimar Ayaz, Mimar Kemalettin ve Mimar Hayrettin’dir. Yine bu devirde imaret, hastane, kütüphane gibi sosyal kurumlar meydana getirilmiştir. Mimarlığın yanında süsleyici sanatlar da gelişmiş, nakkaşlık, çinicilik, oymacılık, hakkâklık ve yazı sanatlarına önem verilmiştir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YORUM