• DOLAR
    6,7688
  • EURO
    7,6343
  • ALTIN
    366,99
  • BIST
    1,1292
Müslümanlığın Doğuşu ve Gelişmesi

Müslümanlığın Doğuşu ve Gelişmesi

MÜSLÜMANLIK, Hz. Muhammed’in kurdu­ğu dindir. Kutsal kitabı «Kuran»dır. Müslü­manlık «İslâm», «İslâmiyet» diye de anılır. «İslâm» Arapça’da «Tanrı’ya teslim olma» anlamına gelir. «Müslüman» anlamına da «müslim» (teslim olan) kelimesi kullanılır.

Müslümanlık VII. yüzyılın başlarında, Hz. Muhammed’e Kuran’ın inmesiyle başlamıştır. İlk ayet 610 yılında İnmiş, Müslümanlık Hz. Peygamber’e hayatı boyunca parça parça va­hiy olunan ayetlerle tamamlanmıştır (Bk. Kuran).

Putataparların çoğunluk olduğu bir devre­de başlıyan Müslümanlık ilk yayılış sıraların­da büyük güçlüklerle karşılaşmış, Hz. Muhammed çeşitli savaşlar yapmak zorunda kal­mıştır. Peygamber’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesi (Hicret) hicrî tarihin başlangıcı olarak kabul edilmiştir .

Müslümanlığı ilk kabul edenler Hz. Muhammed’in karısı Hadice ile, yakın arkadaşla­rından Ebu Bekir’dir. Yeni din ilk anlar­da putatapanlar arasında kolayca anlaşıl­mıyor, benimsenmiyordu. Müslümanlığa katılanların sayısı ilk iki yıl içinde 13’ü ancak bulmuştu. Ondan sonraki dört yılda da artış çok ağır olarak gitti. 616 yılında Müslüman­ların sayısı ancak 40 kişiydi.

Bundan sonra Müslümanların sayısı gittik­çe artmaya, 620 yılından sonra da Müslüman­lık Medine’de yayılmaya başladı. 622’de Hz. Muhammed’le birlikte daha başka Müslümanlar Medine’ye göç ettiler. Müslümanlara namaz bu sırada farz oldu. 623’te de, ramazan ayında oruç tutulması farz oldu.

Sayısı gittikçe artan Müslümanlar bundan sonraki yıllar içinde çeşitli savaşlara girmek zorunda kaldılar. Sonunda 632’de Hz. Muhammed öldüğü sırada Müslümanlık tam anlamiyle yerleşmiş, kuvvetli bir din haline gel­miş bulunuyordu.

Müslümanlığın Esasları

Müslümanlığın inanç esasları 6’dır:

  1. — Tanrı’nın Birliğine İnanmak: Müslü­manlığın getirdiği yeniliklerden en büyüğü Tanrı’ya asla ortak koşmamak, Tanrı’dan baş­ka bir tanrı tanımamak, O’ndan başkasına kulluk etmemektir. Enbiya Suresi’nin 25. ayeti şöyle der: «Ya Muhammedi Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona «Ben­den başka tapacak yoktur, yalnız bana tapın,» diye vahyetmiş olmıyalım.» Buna rağmen her dine «müşriklîk» (ortak koşma) karışmıştır. Kuran’ın ilk hedefi de, her çeşidiyle müşrikliği yıkmak olmuştur. Şahıslara karşı aşırı saygıdan doğan müşriklik bunun başında ge­lir. Meselâ Hz. Isa’ya karşı gösterilen aşırı saygı, sonunda onun «tanrı» sayılmasına yol açmıştır. Kuran’da Hz. Isa ve Meryem’in yal­nızca Tanrı’nın birer kulu oldukları belirti­lir (Nisâ Suresi: Ayet 170-171; Mâide Su­resi: Ayet 19). Kehf Suresi’nîn 111. ayetinde de «De ki, ya Muhammedi Ben sizin gibi in­
    sandan başka bir şey değilim. Bana vahyolunuyor ki, Tanrı’mız bir tek tanrıdır,» denil­mekle Hz. Muhammed’e tanrılık kondurulması önlenmiştir. Müslümanlığın ilk şartı olan Kelime-î Şahadet’te de Hz. Muhammed’in Tanrı’nın kulu ve elçisi olduğu belirtilir.

Tanrı’nın birliğine ortak katma yalnız bu­nunla da kalmaz; yaratılan şeylere, olağanüs­tü olaylara aşırı derecede bağlanmak, Tanrı’ ya yapılan ibadetleri başkalarına karşı yap­mak, bilinmiyeni bilmek iddiasında bulunmak, sihir, büyü gibi gizli kuvvetlere inanmak da Tanrı’ya ortak katmak demektir.

Tanrı’dan başkasının adına yemin etmek de bir çeşit müşrikliktir. Araplar Müslümanlık­tan önce Lât ve Uzza gibi putlar üzerine yemin ederlerdi. Hz. Muhammed bunu ortadan kal­dırdı, Tanrı’dan başka her hangi bir şey üze­rine yemin etmenin müşriklik olduğunu söy­ledi.

Türbelere, mezarlara karşı aşırı saygı gös­termek de müşriklik sayılan hareketlerden­dir. İnsanın dileklerini yerine getirebilecek kudret ancak Tanrı’dır. Bunun için, türbele­re giderek dilekte bulunmak, adak adamak Tanrı’ya ortak koşmaktır ki, Müslüman dini­ne aykırıdır.

  • — Meleklere İnanmak: Melekler, Tan- rı’nın çeşitli emirlerini yerine getiren, O’nunla kullar arasında elçilik eden iyi varlıklardır. Müslümanlık inanışında melekler peygamber­lere elçilik eder, insanların iyi, kötü davranışlarnı kaydeder, insanların ceza, ya da mükâ­fat görmesine vasıta olurlar. Cennet’e, Cehennem’e ait işlerle uğraşmak da meleklerin görevleri arasındadır.
  • — Kutsal Kitaplara İnanmak: Müslü­manlık bütün hak peygamberlerine, onların kutsal kitaplarına inanmayı emreden, insan­ları birleştirmeyi hedef tutan bir dindir. Ba­kara Suresi’nin 135 ve 136. ayetleri şu an­lamdadır: «Onlar, ya «Yahudi olun», ya da «Hıristiyan olun ki hidayet bulasınız,» derler. De ki: «Biz doğru yol üzere olan, müşrikler­den olmıyan İbrahim’in dini üzerindeyiz.» De ki: «Biz Allah’a inandığımız gibi bize gönde­rilen vahye, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğullarına vahyolunana; Musa’ya, Isa’ya gön­derilene, bütün peygamberlere Tanrı tarafın­dan verilene iman ederiz. Onları ayırdetmeyiz. Biz yalnız Tanrı’ya boyun eğen, Müslümanlarız.»
  • — Peygamberlere İnanmak: İlk peygam­ber Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muham­med’e kaçlar birçok peygamber gelip geçmiştir. Bunların tam sayısı bilinmemektedir. Kuran’da Hz. Muhammed’le birlikte 25 pey­gamberin adı geçer. Müslümanlık bütün pey­gamberlere inanılmasını emreden geniş gö­rüşlü bir dindir. Halbuki başka dinler böyle değildi. İsrailoğulları kendilerinden başka bir milletten peygamber çıkacağına inanmıyorlar­dı. Aynı şekilde, bir Zerdüştî, Zerdüşt’ten baş­kasına inanmıyor, bir Hindu ancak kendi di­nine, dininin ulularına inanıyor, başkalarını değersiz sayıyordu. Hıristiyanlar için de du­rum böyleydi; yalnız, Incil’de Hz. İsa’dan son­ra daha büyük bir «kurtarıcı»nın geleceği bir­kaç kere geçer.

Bütün bu şartlar içinde doğan Müslümanlık insanlık âlemine o zamana kadar görülmemiş derecede büyük bir anlayış getirmiştir. Mu­sevî’ler yalnız Musevî olanların, Hıristiyanlar da yalnız kendilerinin cennete girebileceğine İnanıyor, bu iki dine mensup olanların hepsi de Hz. Muhammed’i tanımıyorlardı. Halbuki müslümanlık ki­taplara inanmayı emreder: «Onlar ki Tanrı ile peygamberlerini inkâr ederler, onlar ki Tanrı ile peygamberlerini ayırdetmek isterler, «Ba­zılarına inanır, bazılarına inanmayız,» derler ve küfr ile iman arasında bir yol bulmak is­terler, asıl kâfirler bunlardır» (Nisa Suresi, 149. ayet). Al-i İmran Suresi’nin 19. aye­tinde: «Tanrı nezdirıde din, yalnız Müslü­manlıktır» denir. Hz. Peygamberce beraber peygamberlik son bulmuştur. Müslümanlık­tan sonra başka bir din gelecek değildir.

  1. — Ahiret’e İnanmak: Müslümanlığa göre hayat ölümle birlikte son bulmaz; ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. İnsanlar bu «ahi- ret» (ahret) hayatında dünyadaki davranış­larına göre lâyık oldukları yeri bulurlar (Bk. Ahret; Kıyamet).
  2. — Kaza ve Kadere İnanmak: Bunu körü körüne kadere boyun eğmek, «ne yapılırsa ya­pılsın, nasıl olsa mukadder olan başımıza ge­lecek» anlamında almamak gerekir. Böyle ol­saydı peygamberlere de, kutsal kitaplara da lüzum kalmazdı. Müslümanlık insanın davra­nışlarına, çalışmasına büyük önem verir. «Her kim iyi, yararlı işler işlerse kendi lehine işler; her kim kötülük ederse kendi aleyhine eder. Tanrı’n kullara asla zulmedici değildir» (Fus- silet Suresi).

Çalışkanlığı, bilimi en büyük fazilet olarak kabul eden Müslümanlığın kaza ve kadere inanmayı emretmesinin insanların büyük ba­şarılar karşısında kendilerini putlaştırmaktan alıkoymak, görevlerini yapmayı sağlamak gibi sebepleri vardır. Meselâ ölüm korkusundan dolayı savaşa gitmekten kaçan bir kimse, savaştan kaçmakla ölümden kurtulamıyacağı- na inanmalıdır. Gene bu inanış büyük kayıp­lar karşısında da insanları üzgünlüğe düşmek­ten kurtarır.

Müslümanlığın Şartları

Bir Müslümanın yukarıdaki esaslara inan­ması şarttır. Ancak, Müslümanlık yalnız bun­lara inanmakla da olmaz. Bu dinin farz olan beş şartı vardır. Bunlar: 1) Kelime-i Şaha­det, 2) Namaz, 3) Oruç, 4) Zekât, 5) Hac’ dır. Bu şartlar Müslümanlık ibadetinin esas­larıdır. Namaz ve oruç bedenle, zekâ! malla, hac da hem mal, hem bedenle yapılan ibadet­lerdir (3k. Kelime-i Şahadet; Namaz; Oruç; Zekât; Hac).

Müslümanlığın Yayılışı

Müslümanlık, kuruluşundan bu yana çeşitli tarihî olaylarla dünyanın her yanına yayılmış­tır. ,Islâm fetihleri daha dinin doğduğu yüz­yılda doğuda İndus nehri kıyılarından batıda Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanmış, güneyde Hint Okyanusu’na, kuzeyde Toroslar’a, Kafkasya’ya kadar yayılmıştı. Bu sınır­lar Abbasiler’in, Emeviler’in saltanatı sırasın da daha da genişledi.

VIII. yüzyılda Ispanya’ya yerleşen Müslü­manlık, Pireneler’in ötesine de geçmeye baş­lamıştı, 732’de bu yöndeki yayılma durdurul­du. Bununla birlikte, XIX ve X. yüzyıllarda Emeviler Devleti parlak bir devir yaşamış,

  1. yüzyılın ikinci yarısında, Sicilya’nın da Müslümanların eline geçmesi üzerine, Ak­deniz hemen hemen bir Islâm gölü halini al­mıştır

XV. yüzyılda Müslümanların Ispanya’dan çekilmeleri üzerine Kuzey Afrika’da tutunan Müslümanlık buradan Afrika’nın ortalarına doğru yayılmaya başladı. Öte yandan, Müs­lümanlık Avrupa’da da yayılıyordu. 1453’te Bizans’ın başkenti İstanbul’u alan Türkler Müslümanlığı Avrupa’nın içerilerine doğru gö­türmeye başladılar. Osmanlı İmparatorluğu’ nun XVII. yüzyıl sonunda başlıyan gerileme devri Müslümanlığın Avrupa’daki gelişmesinin de son bulmasına yol açtı. Bu bölgelerde Müs­lümanlık geriledi, en sonunda Türkiye sınır­larına kadar geldi; yalnız, Balkanlar’da az çok önemli bir Müslüman cemaati kaldı.

Ote yandan, Müslümanlık Asya’da doğuya doğru da durmadan yayılıyordu. Avrupa’daki gerilemenin tersine, son yüzyıllarda Afrika’da Asya’da Müslümanlık geniş Ölçüde yayılmaya başladı; Hindistan’da, İndonezya adalarında gittikçe gelişti.

Bugün yeryüzündeki Müslümanların sayısı bir buçuk milyar kadardır. Bunların en çoğu Asya’da yaşar. Asya’dan sonra Müslümanların en çok bulunduğu yer Afrika’dır, sonra Av­rupa gelir Avrupa’da Müslüman yoğunlu­ğunun en çok olduğu yerler, Trakya, Balkan­lar, Rusya’dır. Avrupa’nın başka yerlerinde. Amerika’da, Okyanusya’da yaşıyan Müslü­manların sayısı 500.000 kadardır.

Müslümanlıkta Mezhepler

Başka dinlerde olduğu gibi, müslümanlık da zamanla çeşitli kollara ayrılmıştır. Bunla­ra «mezhep» denir. En önemlileri «Sünnî» ve «Şîi» mezhepleridir. Sünni mezhepler şunlardır: Hanefilik, Şafilik, AAalikilik, Hanbelilik. Şîİ mezhepler de Caferilik, Zeydilik, Ismaililik, Alevilik’tir. Bunların dışındaki mezhep kolları Haricilik, Ahmedilik, Dürziiik, Bahailik, Yezidilik, Sabatailik’tir. Bu son altı kola mensup Müslümanların sayısı ancak Müslüman mezhepleri arasında en geniş yeri tutan, Sünni mezheplerden Hanefilik’tir. Dünyadaki bütün Müslümanların hemen he­men yarısı Hanefi’dir. Yeryüzündeki Türkler ezici bir çoğunlukla bu en geniş görüşlü mez­hebe mensuptur .

İslâm Medeniyeti

İslâm medeniyetinin gelişmesi dünya tari­hinin en önemli olaylarından biri olmuştur. 700 yılından 1200 yılına kadar geçen beş yüz­yıl boyunca Müslümanlık, devlet şekli, hayat seviyesi, görgü, dinî hoşgörürlük bakımından Hıristiyan dünyasına önderlik etmiş, edebiyat, tıp, felsefe, bilim alanında da Batı dünyasına öncü olmuştur.

Avrupa, Müslümanlar’dan yiyecek, içe­cek, ilâç, tıbbi malzeme, zırh, kısacası, ti­caret ve sanayi maddeleri aldığı gibi sanat zevki, motifleri, denizcilik kuralları, ayrıca birçok da kelime almıştır. Avrupa mîlletlerin­de «trubadurların (saz şairlerinin) şiir ve müziği Müslüman Sicilya’nın, Ispanya’nın et­kisiyle gelişmiştir. Avrupalılar bugün bütün dünyada kullanılan rakamları da Müslüman­lar’dan almışlardır. Müslüman bilginleri Eski Yunanistan’ın matematik, fizik, tıp, kimya, astronomi bilimlerini geliştirmiştir. Bu arada logaritma, cebir gibi bilim kolları da Avrupa’ ya Müslümanlar’dan geçmiştir. Müslüman bil­ginleri yüzyıllar boyunca bütün dünyanın bi­lim hayatına önder olmuş, medeniyete ışık tutmuştur.

Bağdat Abbasi Devleti’nin başkenti olduk­tan az sonra, 794 yılında, burada bir kâğıt yapımevi kurulmuştu; aradan yüzyıl geçme­den bu ünlü bilim merkezi kitapçılarla, kitap­lıklarla doldu. 1258’de Moğollar Bağdat’ı yerle bir ettikleri zaman şehirde 36 genel kitaplık, sayısız özel kitaplıklar vardı.

VIII.-XI. yüzyıllarda Batı âleminde kitaba önem verilmezken Kurtûba’dan Semerkant’a kadar uzayan Islâm âleminin binlerce cami­sinde kitaplıklar vardı. Her geçen yıl bilim biraz daha gelişiyordu. 830’da Abbasi halî­fesi El-Me’mun Bağdat’ta, 200.000 dinar (bu­günkü paramızla 200 milyon lira) harcıyarak bir bilim akademisi kurdurmuştu. Beytu’l- Hikme (Bilim evi) diye anılan bu akademide bir rasathane, bir genel kitaplık, bir çeviri ku­rulu vardı. Bu kurul Eski Yunan bilginlerinin eserlerini Arapça’ya çevirmekle görevliydi. 750’den beri başlıyan çeviri işleri böylece daha da hızlandı, 850’de hemen hemen bütün klâsik Yunan bilim eserleri çevrilmiş bulunu­yordu. Birçok Eski Yunan eserleri ancak Arapça çevirileri sayesinde bugüne kadar ge­lebilmiştir. Müslüman dünyasındaki bilim gelişmesi yalnız Arap âlemine mahsus değildi. Daha do­ğudaki Müslüman Türk dünyası da büyük bilginler yetiştiriyordu. Harzem’de doğan El- Hârizmî, Bağdat’a gelerek, yerleşti, son dere

Metin Kutusu: MÜSLÜMANLIĞIN en büyük başa-rılarından biri yersiz inanışları yıkmış olmasıdır. Dinin kuruluşu sı¬rasında «müşrik» Araplar her türlü yersiz, boş şeylere inanırlardı. Müs¬lümanlığın doğuşunda Kabe'de 360 tane put vardı. Her kabilenin ayrı ay¬lı putu olurdu. Müslümanlık bütün bunları ortadan kaldırdığı gibi baş¬ka boş inanlara da son verdi. Mese¬lâ Araplar güneş tutulmasını, ay tu¬tulmasını bazı önemli kimselerin ölümüne yorarlardı. Hz. Peygam¬berin oğlunun ölümü sırasında gene böyle bir olayı Araplar gökyüzünün yas tutmasına yormuşlardı. Hz. Mu- hammed bunu şiddetle reddetmiş: «Güneş'le Ay Tanrfnın iki ayetidir: bir kimsenin ölümü yüzünden karar¬mazlar» demişti.
Kuran'da: «De ki, göklerdeki, yer-lerdeki görünmiyeni Tanrı’dan baş¬ka kimse bilmez.» (En’am Suresi, 50. ayet) gibi daha birçok ayet falcılık, büyücülük, sihirbazlık gibi inanışla¬rın hepsine birden son vermiş, Hz. Peygamber de çeşitli vesilelerle bun-ların «müşriklik» (Tanrı'ya ortak koşma) olduğunu açıklamıştır.
Öte yandan. Müslümanlık bilime büyük bir değer veregelmiştir. Hz. Peygamber’in: «Beşikten mezara ka¬
Metin Kutusu: dar oku!» hadîsi bilgiye verilen de¬ğeri gösteren en özlü sözdür. Hz. Mu- hammed'in bilim hakkında daha bir¬çok önemli hadîsleri vardır. Bunla¬rın başlıcalarım aşağıya alıyoruz:
★	Bilgisinden başkalarının fayda¬landığı bilgin bin âbitten (böyle il¬mi olmıyan, fakat ibadetle meşgnl bin insandan) hayırlıdır. Çünkü in¬sani arın hayırlısı halka faydası do¬kunandır.
ic Okumak, kadın-erkek, her Mils¬in mana farzdır.
★	Bilim İslâm'ın hayatı, dinin di¬reğidir.
★	Diinya'yı istiyen bilime sarılsın, Alıret'i istiyen bilime sarılsın; hem Diinya'yı, hem Ahret'i istiyen gene bilime sarılsın.
★	Her derdin bir devası, bir ilâcı vardır. Hastalığın ilâcı bulunduğu vakit, Tanrı'nın izniyle, hasta iyi olur. Her hastalığın ilâcını arayınız
Bu hadisler, bilime verilen önemi açıkça ortaya koymaktadır. Bu arada, hastaların iyi olması için ilâcın şart olduğunun belirtilmesi. Müslü¬manlığın bilime verdiği değer kadar, okuyup üflemeden, büyüden, mus¬kadan deva ummanın ne kadar boş olduğunu da belirtmektedir.
ce önemli matematik eserleri vererek logarit­ma, cebir gibi matematik kollarını bilim dün­yasına ilk defa tanıttı. «Logaritma» sözü doğ­rudan doğruya Hârizmî’nin adından gelir: Batıda çok tanınan Hârizmî’nin adı türlü şe­killere sokulmuş, bu arada «El-Hârizmî» ke­limesi «al-Khovarazmi» biçimini alarak bun­dan matematikte bir hesaplama usulü olan «algorithme», kelimesi çıkmıştır (Bk. Ha- rizmi; Cebir: Cebrin Tarihi).

IX. yüzyılda Abbasi hükümdarı El-Me’ mun’un yaptırdığı rasathanede çalışan bilgin­ler dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor, yıldız­ların durumunu inceliyorlardı. Gerçek bir bi­lim anlayışı olan bu bilginler deneyle gösteril­memiş hiçbir iddiayı doğru saymazlardı. Dün­yanın çemberini hesaplamış, 40.000 km.’ye yakın bir rakam bulmuşlardı. Bu bilginlerin Batı dillerine çevrilen eserleri yüzyıllarca o alanda en önemli eserleri olarak kalmıştır. Aslında Türk olan El-Birunî de (973-1051 ) devrinin en büyük bilginlerindendi, astrono­mi, matematik, coğrafya üzerindeki eserleri­nin büyük bir kısmı Batı dillerine çevrilmiş­tir. El-Birunî çeşitli çalışmaları arasında en­lem ve boylam derecelerini hesaplamıştır. Onun hesapları bugünkü rakamlara çok ya­kındır. El-Birunî bütün eşyanın Dünya’nın merkezine doğru çekildiğini iddia ettiği gibi Dünya’nın hem kendi çevresinde, hem de Gü­neş’in çevresinde dönmesinin mümkün sayı­labileceğini de ileri sürmüştür.

Müslümanlar tıpta da bütün dünyanın ön­cüsü durumundaydılar. Avrupalılar’ın Müslü­manlarla yaptığı ticaretin esasım ilâç ithali teşkil ediyordu. İlk eczacılık okullarını ku­ranlar Müslümanlar’dır. Bazı ameliyatlarda
haşhaştan faydalanarak anes­tezi yapma usulünü de gene ilk defa Müslüman hekimleri kullanmışlardır. Ayrıca, Müs­lüman ülkelerinde birçok has­taneler açılmıştı. O devir Müs­lüman dünyasının en büyük hastanesi Şam’daki Bimaris- tan’dı. Burada 24 hekim ça­lışırdı. Bu arada büyük tıp bil­ginleri de yetişmiştir. Ebu Bekir Muhammed Razı (844- 926) bunların en önemlilerin­den biridir. Tahran yakınların­daki Rey’de doğan bilgin 131 cilt eser yazmıştır. Bunlardan çiçek ve kızamık hakkındaki eseri bulaşıcı hastalıklar hak­kında yazılan ilk eserdir. Bu eserin 1498-1866 yılları ara­sında yalnız İngiltere’de 40 defa basıldığını söylemek bil­ginin değerini ortaya koyar.

Razi’den daha büyük ün sağ­lamış bir başka Müslüman tıp bilgini İbni Sina’dır. Büyük bir filozof olan İbni Sina’nın eserleri yüzyıllar boyunca Batı dünyasını etkilemiştir (Bk. İbni Sina). XIII. yüzyılın en büyük bilginlerinden Roger Bacon, İbni Sina için «Aristo­teles’ten sonra en büyük filo­zof» der.

Ote yandan, bilimin yanı sı­ra edebiyat ve sanat da büyük ilerlemeler gösteriyordu. Ede-
bîyat, mimarlık, süsleme, yazı sanatlarında hepsi birbirinden güzel eserler yaratılıyordu. Ebu’LFerec, Ebu’l-ûlâ Maarrt, Ebu-Novas gibi şairler X. ve XI. yüzyıllarda bugüne kadar unutulmıyan bir ün kazandılar. Ote yandan, büyük Türk filozofu Farabî de eserleriyle bütün dünyada tanındı (Bk. Farabî).

XI. yüzyılda Türkler Müslüman âleminin siyasetinde söz sahibi oldular. Gazneliler Dev- leti’ni kendilerine baglıyan Selçuklular batı­ya doğru yayıldılar, halifeleri egemenlikleri altına aldılar. Bundan bahseden Amerikalı ta­rih bilgini Will Durant «Türkler İçin bar­bar demek büyük hata olur; Roma’yı isti­lâ eden Germenler için kullanılan bu deyimi Türkler için kullanamayız. Onlar, daha Orta Asya’dan ayrılırken medeniyet alanında önem­li ilerlemeler yapmıştır» demektedir. Gerçek­ten, Anadolu’yu Bizans’tan alan Selçuklular ellerinde bulundurdukları yerlerde büyük medeniyet eserleri kurmakta gecikmediler (Bk. Anadolu Selçukluları). Gene Will Du­rant Selçuklu mimarlık eserleri için: «Bu anıtlar Türkler’in barbar olduğu iddiasına gülmektedir» diyor.

XI.-XII. yüzyıllarda Müslümanlık dünyası da ondan önceki yüzyıllar gibi bilim ve fikir hayatında büyük simalar yetiştirdi. Bunların en önemlileri Gazali, İbni Tufeyl, İbni Rüşt’tür. Daha sonra Ömer Hayyam, Feridüddin Attar, Sadi, Celâlettin Rumî gibi büyük mütefekkir­ler Müslümanlığın bilim ve düşünüşüne yeni­likler eklediler.

Yıllar boyunca Batı dünyasına önder oldu. Ma­tematik, tıp, felsefe, astronomide olduğu gi­bi güzel sanatlarda da AvrupalIlar yüzyıllar boyunca Müslüman dünyasını önder aldılar. Destekli kemer, Gotik mimarlığına girmeden önce, Islâm mimarlığında görülmüştür. Kili­selerin çan kulelerinde minarelerden örnek alınmıştır. Fransa’da, İtalya’da çiniciliğin kal­kınmasında da Müslüman dünyasından geti­rilen çinilerin, çanak-çömleklerin büyük payı olmuş, ayrıca Italyan çinicileri Ispanya’ya gi­derek sanatı orada öğrenmişlerdir. Ote yan­dan, Venedikli maden ve cam işçileri, Italyan ciltçileri, Ispanyol zırhçıları tekniklerini Müs­lüman sanatkârlardan aldılar, hemen hemen Avrupa’nın her yanındaki dokumacılar model ve desen için Müslüman örneklerinden fay­dalandılar.

Bu etkilerde önce Haçlılar, sonra Arapça’ dan Lâtince’ye çevrilen binlerce eserin büyük rolü olmuştur. Ayrıca, Hıristiyanlar sık sık Müslüman Ispanya’ya gidiyordu, Ispanyol ço­cukları da Müslüman saraylarına verilerek iyi yetişmeleri sağlanıyordu. Hıristiyanlar Ispan­ya’da kaydettikleri her ilerleyişte onların ede­biyat, sanat, bilim ve felsefesinin etkisi al­tında kalıyorlardı .

Müslümanlığın Gerilemesi ve Yeniden
Parlayışı

Müslümanlığın günden güne gelişmesi, par­laması, Hıristiyan ülkelerinin Müslümanların eline düşmesi unutulmaz izler bırakıyordu. En sonunda, Haçlı Seferleri iki medeniyeti karşı karşıya getirdi. 174 yıl boyunca dalga­lar halinde süren Haçlı Seferleri Hıristiyanla­rın yenilmesiyle sonuçlandı (Bk. Haçlı Se­ferleri).

Bir toplumun bu kadar zamanda hükümet, eğitim, edebiyat, dil, coğrafya, matematik, as­tronomi, kimya, felsefe, tıp alanlarında boy- leşine büyük başarılar sağlaması, ancak ta­
rihin en parlak zirvelerinde raslanır. Haru- nürreşit’ten Ibni Rüşt’e kadar geçen 400 yıl içinde bütün bu alanlarda ölümsüz bilginler yetişmişti. En sonunda, 1219’da başlıyan Mo­ğol istilâsı Müslüman âlemini bir silindir gibi ezip geçti. Buhara, Semerkant, Beih, Merv, Rey, Herat, Bağdat gibi Müslüman medeniye­tinin anıt şehirleri Moğollar’ın eline geçti, yüz binlerce Müslüman öldürüldü, paha bi­çilmez eserlerin bulunduğu kitaplıklar yakıl­dı, sanat eserleri parçalandı.

Müslümanlığın dünyada yeniden söz sahibi olması OsmanlI Devleti’nin gelişerek bir im­paratorluk halini alması, en sonunda da Bi­zans Imparaforluğu’na son vermesiyle müm­kün olmuştur. II. Mehmet’in İstanbul’u zap­tı île bu defa Türkler’in tek başına temsil ettiği Islâm medeniyeti yeniden dünyada söz sahibi olmuş, imparatorluğun yükselme devri olan XVI. yüzyıldan sonra ise, önce yavaş ve belirsiz, sonra hızla gerilemeye başlamıştır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YORUM