KKTC’ni Kurulusu

Paylaş
 

KKTC’ni Kurulusu

Yunan/Rum liderliğinin Türkler üzerinde uluslararası baskıyı tırmandırmasına Türk tarafının karşılığı kısasa kısas oldu: KKTC kuruldu.

.Kıbrıs Rum toplumunun lideri Spiros Kipriyanu’nun 14 Kasım 1983 tarihinde verdiği demeç, soruna görüşmeler yoluyla ve hakça bir çözüm bulunmasına ilişkin yolları kesinlikle kapayan bir tavrın apaçık dile getirilişiydi: “Türk tarafı ile görüşme masasına hiçbir surette eşit koşullarda oturmayacağız”. Bir başka deyişle bundan sonra toplumlararası görüşmeler ancak BM kararları çerçevesi içinde, dolayısıyla sözde “meşru Kıbrıs Hükümeti” ile “Türk azınlık” arasında yapılırsa katılacaklardı.

Kipriyanu’yu böylesine katı bir yaklaşım içine girmeye yüreklendiren gelişme 13.5.1983 tarihinde BM Genel Kurulunda kabul edilen karar tasarısı olmuştu. Çünkü alınan karar o güne kadar BM’den çıkmış Kıbrıs’la ilgili kararlar arasında Türk toplumu için en ağır olanıydı, Bu karar, aslında daha önce yine BM’de kabul edilmiş bir gerçeği yani Kıbrıs’ta Türkler ile Rumlar arasında bir azınlık-çoğunluk ilişkisi değil de siyasal bakımdan eşit ve devletin kurucu ortağı durumunda iki ulusal toplum olduğu gerçeğini göz ardı ediyor, Rumlar’a,Kıbrıs “hükümeti” payesini veriyordu. Ayrıca daha önce Denktaş-Makarios (Şubat 1977) ve Denktaş-Kipriyanu (Ocak 1978 ve Mayıs 1979) Zirve Toplantılarında üzerinde anlaşmaya varılan çerçevenin de dışına çıkılmış oluyordu. BM’de 5 aleyhte, 20 çekimser o karşı 103 oyla alınan karar Kıbrıs Türk toplumu için çok tehlikeliydi ve kesinlikle kabul edilemezdi. Üstelik Rumlar’ı ve Atina’yı uzlaşmaz tutumlarında büsbütün aşırılığa yöneltici bir nitelik de taşıyordu. On yıldan fazla bir süredir Adanın yarısında fiili durumu ellerinde tutan Kıbrıs Türklerinin ekonomik ambargo da dahil birçok sıkıntıya, güçlüğe katlanarak bir uzlaşmaya varmak üzere- umutla beklemeleri ve bu arada Kıbrıs’ın siyasal ve hukuksal olarak ikiye bölünmesine yol açabilecek adımlar atmaktan özenle kaçınmaları da karşılıksız kalmış oluyordu.

Rum tarafının Türklerle anlaşma değil, Türkler’ınteslimini istediği ve sorunu uluslararası platformlara taşıyarak buralardan aldığı destekle uzlaşmaz tutumunu daha da hırsla sürdüreceği belliydi. Kipriyanüriuh 14 Kasımdaki demeci bardağı taşıran damla olmuştu. Türk tarafı artık ya teslim olacak ya da Rumlar’ın gerginliği tırmandırma politikasına ulusal tepkiyi tırmandırarak cevap verecekti. 14 Kasım gecesi Rauf Denktaş Kıbrıs Türk Federe Devletinin tüm milletvekillerini yemeğe çağırdı.

Saat 20.00’de başlayan yemek olağan akışı içinde sürerken Kuzey Kıbrıs’ın dış dünya ile bütün telefon ve teleks bağlantısı da bir emirle kesilmişti. Saat 23.30’da Denktaş söz alarak uzun bir konuşma yaptı. Son altı ayın gelişmelerini özetleyerek bir durum değerlendirmesinde bulundu ve Türk tarafının yine kararlı ve sert bir tepki göstermek gerektiği için 1975’te ilan edilmiş olan “Kıbrıs Türk Federe Devletinin bu kez bağımsızlığını ilan etmekten başka bir çaresi olmadığını belirtti.

Denktaş bağımsızlık ilanı için hazırlanmış karar taslağını parti liderleri ve milletvekilleri ile görüştü. Taslak metinde yine Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığı, bağlantısızlığı, bütünlüğü vurgulanıyor,, iki kesimli, iki toplumlu federal bir Cumhuriyet için Türk tarafının bundan sonra da görüşmelere hazır olduğu özenle vurgulanıyordu. Daha önceleri KTFD’nin bağımsız bir devlet haline dönüştürülmesi tasarılarına karşı çıkmış olan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP), gibi partiler de taslağı benimseyince Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kurulması karara bağlanmış oldu. Sıra bu kararın resmen alınmasına ve açıklanmasına gelmişti.

15 Kasım 1983 sabahı saat 08.00’de Kıbrıs Türk Federe Meclisi olağanüstü toplanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşunu kabul ve ilan etti. Bu karar Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliği için hiç beklemedikleri bir darbe olmuştu. Çünkü özellikle Papandreu- Kipriyanu İkilisi uluslararası platformlarda aldırmayı başardıkları kararların zafer sarhoşluğu içinde, Türk tarafının köşeye sıkıştığını, herhangi bir tepki gösteremeyeceğini varsayıyor,

Denktaş’ın BM kararından sonra “bağımsızlık” ilan etmeye ilişkin demeçlerini “blöf” olarak niteliyordu.

Aslında belirtmek gerekir ki Türkiye’nin BM kararına tepkisi Denktaş’ınkine oranla çok daha hafif olmuştu. Ankara’da ve Kıbrıs Türk kesiminde yapılan çeşitli resmi açıklamalar Türkiye ile KTFD liderliği arasında bir görüş ayrılığından söz ettirecek kadar önemli farklılıklar taşımıştı. Türk Hükümetinin, KTFD’nin bağımsızlığını ilan etmesini en azından “zamansız” bulduğu anlaşılıyordu. Denktaş ise Ankara’yı üstü kapalı bir biçimde “gelişmelerin gerisinde kalmak’la eleştiriyor, bağımsızlık ilanından başka bir çare kalmadığını savunuyordu. Kuşkusuz Papandreu’yu ve onun dümen suyunda gitmekten başka bir özelliği olmayan Kipriyanu’yu fazla iyimser hesaplara yönelten de Ankara’nın bu çekimser yaklaşımı ve Denktaş’ın Ankara’nın onaylamadığı bir kararı, hele bağımsızlık ilan etmek gjbi çok önemli bir kararı tek başına alamayacağına olan inançlarıydı.

Ne var ki Türkiye’de 6 Kasımda seçimler yapılmış ve Ulusu Hükümetinin yerini ANAP Hükümetine bırakması gerekmişti. Doğal olarak yeni hükümetin kurulması ve görevi üstlenmesi için bir süre geçecekti. Öte yandan, Ulusu Hükümeti de artık günlük işleri yürüten ve önemli kararlar almaktan kaçınan bir konumdaydı. Kısacası ortam KKTC’nin ilanı açısından bir daha bulunamayacak kadar uygundu. Henüz hükümet değişikliği gerçekleşmeden alınacak bir karardan ötürü ne kimse Türkiye’yi fazla suçlayabilir, ne de giden hükümetle gelen hükümet Denktaş’ı engelleyebilirdi. Sadece dünya değil, Türkiye de bir oldu-bitti karşısında bırakılacaktı: ama bu, Türkiye’nin ancak lehine bir oldu-bitti olacaktı.

Gerçekten de 15 Kasımda Türkiye’da hâlâ Ulusu Hükümeti işbaşındaydı ve KKTC’nin ilanından iki saat sonra Ankara yeni devleti resmen tanımıştı. Ancak ABD’nin yoğun diplomatik baskısı yüzünden KKTC’yi tanıyabilecek ülkeler bile caymışlardı. Doğal olarak Türkiye ve KKTC -ağır’ eleştirilerin hedefi oldular ama bunlar biraz da görünüşü kurtarmaya yönelikti yoksa fiili bir rolleri olamazdı. Öte yandan, KKTC’nin kurulmasına karşın Kıbrıs’ın bağımsızlığının, bağlantısızlığının ve bütünlüğünün savunulması ve toplumlararası ğ’örüşmelere kapının açık bırakılması olumlu bir etki yapmıştı.

Aslında Kıbrıs Türk Federe Devletinin ilanı da Türk tarafının yine uluslararası baskının tırmandırılmasına karşı koymak üzere ulusal tepkinin-dozunu arttırmasının bir sonucuydu. 13 Şubât 1975’te ilan edilen KTFD, Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliğinin ABD’nin silah ambargosuna ve Kıbrıs Rumlarının uzlaşmaya yanaşmayan katı tutumlarına verilen bir cevaptı. Gerçekte bağımsız bir devlet daha o tarihte ilan edilebilirdi. Ancak Türk tarafı, iyi niyetini belirtmek üzere sadece bir “federe” devlet ilan etmiş ve Rumları da kendi federe devletlerini kurup iki devletin federal bir çatı altında birleşmelerini kabule çağırmıştı. Ne var ki barışı değil, çözümü değil, bütün Kıbrıs’ı isteyen Rumlar Enosis uğruna mücadeleden vazgeçmemişler ve Kıbrıs’ta fiilen yenemedikleri Türkler’i uluslararası platformlarda yabancı güçlerin desteğiyle yenmeyi amaçlamışlardı.

Oysa 1950’lerden beri Kıbrıs sorununun gelişme sürecinde hiç şaşmamış bir özellik vardı: Yunan-Rum liderliği ne zaman gerçekten alabileceğinden/yapabileceğinden fazlasına kalkışmışsa her seferinde elindekinden de olmuş, bunalımın tırmanışı her seferinde Türkler için çok daha elverişli bir konumda son bulmuştu KKTC’nin kuruluşu bunun yeni bir örneğiydi.

 

 

Bu yazı 82 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

Kategoriler