Kanuninin Son Seferi

Paylaş
 

Kanuni’nin Son Seferi

Kanuni hiç kuşkusuz Osmanlı Tarihinin en önemli padişahlarından biri olup Osmanlıyı bir dünya devi haline getirmiştir.Hayatı seferlerde geçen kanunin son seferi bu yüzden oldukça önemlidir.Zigetver Seferi olarakta bilinen kanuninin son seferi bu yazımızda tüm ayrıntılarıyla ele alınacaktır.Kanuninin Hayatı,Kanuninin Seferleri,Kanuninin Saşları,Kanuninin Ölümü konularında genel olarak bilgi sahibi olabileceksiniz.

KANUNÎ, Nahcuvân seferinden döndüğü tarihten, 10 yıl, 9 aydan beri sefere çıkmamış ve bu suretle ihtiyarla­dığını göstermişti. Bilhassa oğullarının, sırasiyle Şehzade Mehmed’in, Veliaht Şehzade Mustafa’nın, Şehzade Cihangir’in, nihayet Şehzade Bâyezid’in, bu sonuncusundan önce sevgili zevcesi Hurem Haseki’nin ölümleriyle iyice sarsılmıştı. 71 ya­şında idi. Osmanoğulları’nda irsi olarak bulunan nikris hastalığından da yıllardan beri mustaripti. Son 4 yıl içinde Sadrâ­zam Ali Paşa da, fevkalâde şişman olması yüzünden sefere çıkamamıştı. Yeni sadrâ­zam, Damat Sokollu Mehmed Paşa, bü­yük bir kumandan değildi. Kanunî, uzun yıllar Rumeli beylerbeyiliği yapmış olma­sına ve Macaristan’ı iyi tanımasına rağ­men, başkumandanlığı, sadrâzamına ema­net edemedi. Bu suretle gamlı, yorgun ve hasta olan Kanunî, sefere çıkmaya karar verdi. Belki de savaş meydanlarında ölmek istemiştir. Hekimler, hükümdarları sefere çıkmaktan menetmişler, fakat Kanunî: «Her şey takdîr-i Îlâhî’dir» diyerek, bu tavsiyeye kulak asmamıştır. Padişah, bu seferde ilk defa olarak arabayla seyahat etmiştir. Yalnız şehirlerden, halkın önün­den, at üzerinde geçmiştir. Araba sarsın­tısından bile rahatsız olduğu için, esasen çok muntazam olan Istanbul Budin yolu, Padişah her konağa yaklaştıkça dikkatle tamir ediliyor ve düzeltiliyordu.

Sultan Süleyman’ın son yıllarını, 1 ey­lül 1555 tarihli bir mektubunda Almanya büyükelçisi Baron von Busbecq, şöyle tav­sif ediyor. (Türkçe trc., 87-8) : «Sultan Sü­leyman, omuzlarındaki uzun senelerin ağır­lığını hissetmeye başlamıştır. Fakat tavır ve hareketlerindeki vakar ve umumî fi­zik manzarası, bu kadar geniş bir impara­torluğun hükümdarına yakışacak derece­dedir. Süleyman, daima pehrizkâr ve itidalperver bir adamdır. Türkler’in nazarın­da ayıp telâkki edilmiyeceği zamanlarda, gençliğinde bile böyle idi. Gençliğinde bile şarap içmezdi… Zevcesi Hurrem’i meşru bir mevkie çıkardıktan sonra, hiçbir müstefrişesi olmamıştır. Halbuki böyle hare­ket etmesine (başka kadınlarla alâkası ol­masına) hiçbir kanun mâni değildir. Di­nine gayet sadıktır. Merasimlere hürmet eder…»

Kanunî’ııin bu sefer-i hümâyûnun son yolculuğu olduğunu kestirdiği şundan an­laşılır ki, İstanbul’dan Ordu ile beraber getirilen bir taht, Belgrad’da bırakıldığı zaman padişah: «Belki Sultân Selim Hân’­ıma müyesser olur!» demiştir. (Selânikî, 64). Bu seferin son sefer olduğunu birçok devlet adamı da sezmişti. Padişahı uğurIıyanlar arasında bulunan Kanunî’nin en gözde şairi büyük Bakî şöyle diyordu: Duamız oldur ey Bakır hatâdan saklasın Bârı Hudâvend-î Cihan Sullâıı-ı adil Şalı Süleyman’ı

Uğurlayanların başında Şeyhülislâm Ebussuud Efendi bulunuyordu (Ham- mer, VI, 217). 11 yıl önceki 12. seferinde henüz sakalı kırçıl olan hükümdarın bu seferde uzun sakalı, tamamen bembe­yazdı.

  1. Vezir Pertev Paşa, 27.000 kişilik bir kuvvetin başında, Orduy-ı Hümâyûn’un padişahla beraber yürüyen aslî kuvvetle­rinin önünde Erdel’e gönderilmiştir. Per­tev Paşa, Kanunî’den 41 gün önce, 21 mart 1566’da İstanbul’dan ayrılmıştı. Belgrad ve Tımışvar’a gelmiş ve bu şehirlerdeki beylerbeyilerle birleşip, Almanlar’ın elin­deki Gyula kalesine yönelmiştir. İstanbul’­da «taht muhafızı» olarak İskender Paşa bırakılmıştı. Erdel prensi olan ve vaktiyle birkaç ay Macaristan kırallığı yapmış ol­duğu için «kıral» sanını taşımasına mü­saade edilen II. Janos (Yanoş) ile Kırım hanı Devlet Giray, Orduy-ı Hümâyûn ile birleşmek emrini almışlardı. Kanunî’nin yanında Sokollu’dan başka 3. Vezir Fer- hâd, 4. Vezir Alınıcd ve 5. Vezir İsfendiyâroğlu Prens Mustafa Paşalar da bulu­nuyordu ki, bu sonuncusu 5 ay önce Malta’dan dönmüştü. Rumeli kazaskeri Iiâmid Efendi ile Anadolu kazaskeri Abdullah Pervîz Efendi, Nişancı (devlet bakanı) Abdî-zâde Mahnuıd Çelebi, Baş- defterdar (maliye bakanı) Murad Çelebi, Yeniçeri Ağası Ali Ağa da, Orduy-ı Hü- mâvûn’da bulunuyorlardı (Hammer, VI, 216).

Tam iki haftada İstanbul – Edirne yolu alındı ve Ordu, 15 mayısta devletin 2 nu­maralı başkentine geldi. Burada 3 gün ka­lındı, 18 mayısta hareket edildi. Edirne-Ta- tarpazarcığı yolu da tam 2 haftada alın­dı ve Ordu, 1 haziranda bu şehre vâsıl ol­du. Burada Kanunî’ye, Manisa’dan, toru­nu Şehzade Murad’dan bir haberci geldi. 20 yaşında bulunan ve Saruhan Tahtı’nda oturan Veliaht-Şehzade Selim’in büyük şehzadesi Murad, büyükbabası Kanunî’ye bir oğlu olduğunu müjdeliyor ve bir isim koymasını rica ediyordu. Bu suretle Kanu­nî, torununun çocuğunu da görmüş oluyor­du. Müstakbel Eğri Fatihi III. Mehmed (1595-1603) 26 mayısta doğduğuna göre, haberci, Manisa  Tatarpazarcığı yolunu 6 günde almış demektir. Kanunî, II. Murad’la oğlu Fâtih’i düşündü: «Ecdâd-ı ki- râmımızda, dedi; Murâd oğlu Mehmed olagelmişdir, nâm-ı şerifi «Mehmed» ol­sun!»

3 Haziran’da Filibe’ye gelindi. Ertesi gün buradan hareket edildi. 15 günde, 19 haziranda Belgrad’a varıldı. 3 gün kalınıp 22 haziranda hareket edildi. Bir hafta sonra, 29 haziranda Orduy-ı Hümâyûn, Belgrad’ın karşı kıyısında Zemlin sahra­sında idi. Erdel’den gelen II. Janos’u Ka­nunî, bugün burada kabul etti.

KANUNİ NİN II. JANOS’U KABULÜ
(29 HAZİRAN 1566)

  1. Janos, bu sırada 26 yaşında idi. Hu­zura kabul edileceği gün de, Kurban Bay­ramının 2. günü idi. Macar Kıralı, hem metbuuna arz-ı ubudiyet edecek, hem de bayramını kutlıyacaktı (Hammer, VI, 219; Makkai, 147). Kanunî, vaktiyle II. Janos birkaç günlük bir bebekken onu sevip okşamıştı. Şimdi II. Janos, çeyrek asır sonra, ikinci defa kudretli efendisini görecekti. Kıral, Otağ-ı Hümâyûn’a girdik­ten sonra üç kere diz çöktü ve tahta yak­laşınca yeri öptü. «Hernán kadîmi kul oğ­lu kulum, dedi; ferman. Pâdişâhım Hazretleri’nindir». Bu suretle babası Szapolya I. Janos’un, Kanunî’nin sadık bir ben­desi olduğunu hatırlatıyordu. Kanunî: «İyi­lik üstüne iyilik göresin!» şeklinde dua etti. Türkler’de padişah duası almak en büyük dünyevî saadet sayıldığı için, II Ja­nos büyük iltifat görmüş oluyordu. Nete- kim Türk Hakanı, öptürmek üzere elini uzattı ve şehzadelerine hitap ettiği tarz­da: «Nasılsın sevgili oğlum?» şeklinde hatırını sordu, görülmemiş tarzda iltifat etti. Huzurundan çıkarken Kanunî, şah­san sevdiği genç kirala üç kere elini öp­türdü. Bu merasim, Macar tarihçileri ta­rafından tasvir edildiği gibi, bizzat mera­simde bulunan büyük tarihçi Selânikli Mustafa Efendi tarafından da canlı şekilde kaleme alınmıştır. II. Janos, padişaha birtakım hediyeler sundu. Bunların başın­da 50.000 duka (25 milyon TL.) değerinde olduğu söylenen bir gök yakut geliyordu. Ayrıca 4 murassa (elmas kakmalı) altın vazo da vardı. Kanunî de ona mücevherli kılıçlar verdi (Hammer, VI, 220).

Sabık Macaristan Kıralı, Büyük Türk Hakanı’nın binlerce inci ve elmas kakıl­mış altın tahtı önünde eğildiği zaman, Mohaç’tan beri tam 40 yıl geçmiş bulunu­yordu. Kanunî, ilk seferi olan Belgrad se­ferinde de bu Zemlin sahasına gelmişti. O sırada 26 yaşındaydı ve bu hâdiseden beri tam 45 yıl geçmişti. Gene 40 yıl önce Kanunî, II. Janos’un babasını, Macaris­tan kıralı nasbetmişti. Netekim II. Janos da, padişahın sadık bir bendesinin oğlu etti. Huzurundan çıkarken Kanunî, şah­san sevdiği genç kirala üç kere elini öp­türdü. Bu merasim, Macar tarihçileri ta­rafından tasvir edildiği gibi, bizzat mera­simde bulunan büyük tarihçi Selânikli Mustafa Efendi tarafından da canlı şekilde kaleme alınmıştır. II. Janos, padişaha birtakım hediyeler sundu. Bunların başın­da 50.000 duka (25 milyon TL.) değerinde olduğu söylenen bir gök yakut geliyordu. Ayrıca 4 murassâ (elmas kakmalı) altın vazo da vardı. Kanunî de ona mücevherli kılıçlar verdi (Hammer, VI, 220).

Sabık Macaristan Kıralı, Büyük Türk Hakanı’nın binlerce inci ve elmas kakıl­mış altın tahtı önünde eğildiği zaman, Mohaç’tan beri tam 40 yıl geçmiş bulunu­yordu. Kanunî, ilk seferi olan Belgrad se­ferinde de bu Zemlin sahasına gelmişti. O sırada 26 yaşındaydı ve bu hâdiseden beri tam 45 yıl geçmişti. Gene 40 yıl önce Kanunî, II. Janos’un babasını, Macaris­tan kıralı nasbetmişti. Netekim II. Janos da, padişahın sadık bir bendesinin oğlu olmakla öğünmüştü (Hammer, VI, 21). Kanunî öyle bir nüfuz derecesine erişmiş­ti ki, «Pek Katolik» İspanya kıralı Protestan olduğu için Janos’u tebrike kendini mecbur görmüştü (Hammer, VI 223). Bu­günün düşüncesiyle belki böyle bir tebrik, basit bir nezaket eseri sayılabilir. Fakat II. Felipe, Protestan mezhebini kan ve ateşle yok etmek istiyen şifa bulmaz bir mutaassıptı ve esasen en büyük Hıristi­yan devleti olan İspanyanın siyasetinin mihrak noktası, bu husustu. II. Janos, bütün kudret ve itibarının, padişahın sa­dık bir bendesi olduğu merkezinde top­landığını biliyordu.

Kanunî, Eğri yerine Sigetvar üzerine gitmek hususundaki kesin karannı, bu Zemlin sahrasında verdi. Sigetvar kalesi kumandanı meşhur Nicolas Zriny’nin kü­çük bir Türk birliğini baskınla imha et­mesi, Kanunî’nin Sigetvar’a teveccüh edilmesi hususundaki kararını kesinleş­tirdi. Zriny, Tırhala sancakbeyi Mehmed Bey’le oğlunu ve muhafızlarını Şikloş ci­varında şehit etmiş, Mehmed Bey’in gö­türdüğü 17.000 dukaya (85 milyon TL. ka­dar) el koymuştu. Kanunî, Sigetvar’m fethinden sonra Eğri’ye yürümeye karar verdiğini de söylemiştir.

Drava üzerinde Ordu’nun geçeceği bü­yük köprü, Osiyek yakınlarında kurulmuş ve 19 temmuzda buradan geçilmiştir. Tu- na’daki İnce Donanma da, Ordu’yu takip ediyordu. Bu donanmaya büyük Türk de­nizcilerinden, eski Rodos ve Karlıili san­cakbeyi (tümamiral) Ali Portuk Bey ku­manda ediyordu. Kanunî, dümenini Ali Portuk Bey’in kullandığı saltanat kayığı ile, Tuna’da dolaşmıştır.

ZİGETVAR MUHASARASININ BAŞLAMASI (5 AĞUSTOS 1566)

 

Orduy-ı Hümâyûn, 4 ağustosta Peçe ve ertesi gün, Sigetvara gelmiş, pek kud­retli olan kalenin muhasarasına başlan­mıştır. İstanbul’dan ayrılalı 3 ay, 5 gün olmuştu. Bu sıralarda Körös Maros böl­gesi Türkler tarafından fethedilmiştir (Makkai, 148). Sigetvar, Budin’e bağlı bir sancağın merkezi olan Peç şehrinin 30 km. güneybatısında ve Drava ırmağının 20 km. kadar kuzeydoğusundadır Bu sı­ralarda Kırım hanı Devlet Giray. 15.000 kişilik bir ordu ile Slovakya’ya girmiş, ar­kasından II. Janos da bu ülkeye dalmış­tı. Devlet Giray, Kosice (Almanca: Kas- chau) çevresini (49° arzı) yağma etti ve 90.000 esir aldı (Hammer, VI, 319 Sigetvar, eski Hırvatistan banı umumî valisi) Macar asıllı Zrinyi tarafından mü­dafaa ediliyordu. Zrinyi, Kanunî g:bi bir hükümdara karşı son nefesine kadar yap­tığı savunmada büyük şöhret almış ve asırlarca unutulmamıştır. Hattâ XX. as- nn başlarında 2 Avusturya – Macaristan kruvazörüne «Zrinyi» ve «Sigetvar» adla­rı verilmiştir. Batı’da şanlı mağlûplara bile ne kadar değer verildiğini bu hâdise pek açık şekilde gösterir.

Sigetvar, 10 yıl önce Budin beylerbeyi- si Ali Paşa tarafından 2 ay, 8 gün kuşa­tılmış, lakat düşürülememişti. O tarihten sonra kale, bir kat daha tahkim edilmiş­ti. Rumeli beylerbeyisi İsfendiyâroğlu Prens Şemsî Ahmed Paşa, daha 2 ağus- tos’ta 90.000 asker ve 300 topla Sigetvar önlerine gelmişti. (Şemsi Paşa, gene se­ferde bulunan Vezir Mustafa Paşa’nın kar­deşidir). 3 gün sonra 5 ağustosta Kanunî gelmiş, muhasara nizamını at üzerine tef­tiş etmiş ve ilk ateşi açtırmıştır. Anado­lu beylerbeyisi Damat Zâl Mahmud Pa­şa, eski Erzurum beylerbeyisi Dulkadıroğlu Prens Mehmed Paşa, muhasara hatla­rında yer almışlardır. Kanunî, Sokollu ile beraber, muhasarayı idare edebilecek bir yerde bulunuyordu. Vezirler, daha ileri hatlarda idiler. Ali Portuk Bey de, Zigetvar’a gelmişti. 13 ağustosta Eski Zigetvar, 19 ağustosta da Yeni Zigetvar şe­hirleri işgal edildi. Fakat bunlar, ehem­miyetsizdi. Çünkü kale savunuyordu.

26 ve 29 ağustoslarda kaleye 1. ve 2. umu­mî hücumlar yapıldı.

29 ağustosta ihtiyar Padişah, maiyeti­nin ağlıyarak yalvarmasına rağmen, hasta hasta atına binip muhasara saflarını tef­tiş etmek ihtiyatsızlığında bulunmuş ve çadırına dönünce, yatağa düşmüştür. Hastalığı şiddetlenmiş, fakat gene devam­lı olarak yatmayıp muhasara işleriyle meşgul olmuştur. 1 eylülde, ansızın ağır bir kriz geçirmiştir.

  • eylülde, Sigetvar’da bulunmayan 2. Vezir Pertev Paşa da, 1 ay, 27 günlük bir kuşatmadan sonra Gyula kalesini fethetmiştir. Kaleyi düşüren son umumî hücu­ma, birkaç hafta önce idam edilen Arslan Paşa’nın amca oğlu olan Varat sancakbe­yi Mehmed Bey kumanda etmiştir. Kale­yi, Türkler’e karşı, Macar asıllı General Keretsenyi (Türk kaynaklarında: Kara- çinoğlu) kahramanca savunmuştur. Per­tev Paşa, Gyula’dan sonra Janos (Türk­çe: Yanova) ve Vilagosvar (Türkçe: Vi- lagoş) kalelerini de iethetmiştir.
  • eylülde, Sigetvar’a 3. umumî hücum yapılmıştır. Bu taarruz, şiddetli bir yağ­mur altında geçmiş ve arazi batak haline gelmiştir. 5 eylülde dış kale düşmüş, iç kale mukavemete devam etmiştir. Fakat dış kale düştükten sonra iç kalenin mu­kavemeti, askerlik bakımından, hiçbir ümit olmıyan bir hareket teşkil ediyordu. Dış kalenin düşmesi, bir Yeniçeri bölük  başısının (yüzbaşının) fedakârlığı saye­sinde mümkün olmuştur. Şehit olacağını bildiği için abdest alıp vasiyetini yazan bu fedaî, merdivenle kaleye tırmanmış, mazgallardan birine kumbara sokmuş, kumbaranın fitilini ateşlediği anda tüfek kurşunlarıyla şehit edilmiştir. Kumbara ateş almış ve büyük bir gedik açmıştır. Asker, bu gedikten girmek suretiyle dış kaleyi düşürmüştür.

Zriny’nin maksadı, bütün askerleriyle beraber ölmek ve Türklere mümkün ol­duğu kadar fazla zayiat verdirmek ve va­kit kaybettirmekti. Dış kale düştükten sonra iç kalenin mukavemetinin başka mânası yoktu. Sokollu’nun sır kâtibi (hu­susî sekreteri) Ahmed Feridun Bey (meş­hur tarihçi), Latince, Almanca, Hırvat­ça, Macarca beyannameler yazdırmış ve bunları okla, iç kaledeki düşman askeri­nin içine atlırmıştır. Bu beyannamelerde, mukavemetin ölüm olduğu, kumandanla­rı Zriny’nin kendilerini delice ölüme sü­rüklediği izah ediliyordu. Eylülün 6. gü­nü, iç kaleye Türkler çepçevre ateş ver­mişlerdi. Fakat ölmeyi bekliyen Zriny, hâlâ mukavemet ediyordu.

Bununla beraber ölümü beki iyen yalnız Zriny değildi. Kanunî de aynı vaziyet­teydi. Sokol lu’ya yazdığı son hatt-ı hü­mâyûnda, ölümü halinde Ordu’nun ba­şına o geçeceği için, ön saflarda bulu­nup hayatını tehlikeye atmamasını tav­siye ediyor ve şöyle diyordu: (Atâyî, Tek- miletu’ş-Şakaaık, 336) :

«Minbâ’dsen kendin ol asi mâ’rekeye varmayıp, umûr-i din-u devlet ve nizâm-ı adl-u in tizâmı saltanat babında kaaim-u dâim olasın. Ve nûr-i d idem Selim Hân’ımı ve asker-i İslâm’ı ve seni, Huda’ya ıs­marladım!»

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN
VEFATI (7 EYLÜL 1566 CUMARTESİ
SABAHTAN EVVEL SAAT 1.30)

«Cihan Padişahı», Türkler tarafından «Kanunî» ve «Gazi», AvrupalIlar tarafın­dan «Muhteşem» ve «Büyük» denen I. Sultan Süleyman Han, 7 Eylül 1566 cu­martesi günü henüz başlarken, daha güneş doğmadan saat 1.30’da öldü (6/7 eylül gecesi). Bu suretle I. Murad gibi doğrudan doğruya şehit olmamakla be­raber, harb meydanında ölen 2. padi­şahtır (Fâtih ve Yavuz gibi padişahlar da sefer halinde ölmüşlerdir, fakat düş­man toprağında ve harb meydanında de­ğillerdi). Kanuninin İstanbul’dan çıktığı günden 4 ay, 6 gün geçmişti. Ordunun padişahın cenazesiyle beraber İstanbul’a döndüğü gün hesap edilirse, bu 13. sefcr-i hümâyûn 7 ay, 5 gün sürmüş de­mektir.

Kanunî, 71 yaşını 4 ay, 10 gün geçi­yordu. O zamana kadar yalnız Orhan Gazi, ondan sonra da ancak II. Abdül- hamid, V. Mehmed ve II. Abdijlmecid daha uzun bir ömre malik olmuşlardır. Saltanat müddeti bakımından ise Kanu­nî, bütün Osmanoğulları içinde en başta gelmektedir. Saltanatı milâdî hesapla, 46 yıldan ancak 15 gün eksiktir. Bu suretle Trabzon’da doğan Kanunî, imparatorlu­ğun öbür ucunda, Zigetvar’da ölmüştür. Babasının padişahlığı üzerine, başka er­kek kardeşi olmadığı için rakipsiz şekil­de ve 17 yaşında veliaht, 25,5 yaşında da padişah olmuştur. Uzun saltanatının 10 yıl, 3 ay, 5 gününü seferde geçirmiş ve tam 13 sefer yapmıştır. Zigetvar iç ka­lesi, ölümünden 5 saat sonra düştüğü için bu hâdiseyi görememiştir. Vefatın­da yatağının başında yalnız Sokollu Mehmed Paşa ile hükümdarı tedavi eden Hekimbaşı Kaysûnî-zâde Bedreddin Meh­med Çelebi bulunuyorlardı.

Kanunî’nin ölümünden sonra, daha güneş doğmadan, Sokollu. sır kâtibi Ahmed Feridun Bev’i vezirlerin çadırları­na gönderip kendilerini davet etti. Bu ara­da Rumeli ve Anadolu beylerbeyden de çağırıldı. Hükümdarın ölümünün asker­den gizlenmesine, yeni padişah Orduy-ı Hümâyûn’a erişinceye kadar Kanunî’nin sağ olarak gösterilmesine ittifakla karar verildi. 12 kişilik bir heyet, padişahı dinî merasimle teçhiz ve tekfin etti. Bu heyet­te Hekimbaşı Kaysûnî-zâde Bedreddin Mehmed Çelebi, Hünkâr başimamı Derviş Efendi ve Hasoda subayları bulunuyordu. Bunların içinde İmam Haşan Ağa da var­dı ki, Kanunî’ye pek benzerdi. İşte bu zat, Sokollu’nun emriyle, padişahın elbisesini giydi. Makiyajla Kanunî’ye iyice benzetil­dikten sonra, saltanat arabasına oturtul­du. Padişahın bütün hareketlerini taklit ediyordu. Arada Sokollu da onur, yanına sokularak gûya bir şeyler arzediyordu. Bu suretle padişahın öldüğü şayiaları önlen­di ve Ordu’nun Macaristan’da bir taşkın­lık eseri göstermesinin önü alınmış oldu.

Kanunı’nin iç organları, tahtının bulun­duğu yerin arkasına gömüldü ve sonradan burada bir türbe yapıldı. Macarlar bu mevkie hâlâ «Türbek» demektedirler. Türkler, Macaristan’dan çekildikten sonra, bu türbe Katolik kilisesine çevrilmiştir. Şimdi «Türk Kilisesi» denmekte ve gelen ziyaretçilere: «İşte Muhteşem Süleyman’­ın kalbi burada gömülüdür!» denmekte­dir.

Sokollu, Kanunı’nin öldüğü gecenin sa­bahı, 7 eylül günü erkenden Kütahya’da Germiyan Tahtfnda oturan Veliaht-Şeh­zade Selim’e ulak gönderdi.

Gene bu 7 eylül günü, Sigetvar’ın iç ka­lesi de fethedildi. Zriny’nin yanında yal­nız 600 askeri kalmıştı. Bunlar kılıçtan geçirildi veya esir alındı. Zriny, Türk esir­lerine korkunç işkenceler yaptığı için, So- kollu’nun emriyle, esir edilmesine rağmen idam olundu. Bu suretle Sigetvar kuşat­ması, 33 gün sürdü. Sokollu, hayli harap olan kaleyi tamir ettirdi. Sigetvar, bir sancağa merkez yapıldı ve ilk sancakbeyi olarak, alay beylerinden İskender Bey tâ­yin olundu.

Sokollu’nun Sultan Selim’e gönderdiği ulak, padişah yaverlerinden Haşan Ça- vuş’tu. Taşıdığı mektubun mealini bilmi­yordu. Sigetvar’dan Kütahya’ya 11 günde geldi ve 19 eylülde mektubu Sultan Se- lim’e verdi. Haşan Çavuş, İstanbul yoluy­la Kütahya’ya gitmişti. Sigetvar – İstanbul yolunu tam bir haftada almıştır. Sultan Selim bu sırada Kütahya’da değil, Afyon- karahisar’ın güneybatısındaki Sincan’da idi. Mektubu burada aldı. Sultan Selim, bilmediğimiz bir sebepten Sincanlı’da, ba­basının ölümünü bildiren sadâret tezkere­sini aldıktan sonra, bir hafta kalmıştır. Ancak 27 eylül günü Kütahya’ya gelmiş, o gün cuma olduğu için, şehirde hutbenin adına okunmasını emretmiştir. Bu suretle Cihan İmparatorluğumda Kanunî’nin ölü­mü, ilk defa resmen Kütahya önlerinde ilân edilmiştir. II. Selim, Kütahya’ya gel­diği günün akşamı, İstanbul’a doğru yo­la çıkmıştır. Kendisine refakat edenler arasında baş hocası Hâce-i Sultânı Atâ- ullah Efendi, lâlası Tütünsüz Hüseyin Pa­şa da bulunuyordu. Kütahya – İstanbul yo­lunu 3 günde almış ve 30 eylül günü Ka­dı köyü’nden Topkapı Sârayı’na geçmiştir. Aynı gün İstanbul’da cülûs merasimi ya­pılmıştır. Bu merasimi, II. Selim in Bel- grad’a gitmesini, Kanunî’nin cenazesi ve Ordu ile beraber İstanbul’a dönmesini, doğrudan doğruya konumuzla ilgili olma­dığı için geçiyoruz.

Sigetvar düşünce, 30 eylülde Babosca, Bclevar, Szekesd, Berzentz, Zapanyi gibi çevredeki Almanlar’ın elinde bulunan Ma­car kaleleri de teslim olmuştur. Bunların en mühimmi, Babocsa’dır. Bu kaleler, 1532’de de fethedilmiş, fakat bir müddet sonra Almanlar’ın eline düşmüştür.

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN’IN
ŞAHSİYETİ

Kanunî Sultan Süleyman, Türk-Osman­lI hükümdarları arasında, diplomasi ve devlet idaresinde gösterdiği deha bakı­mından Fâtih’ten, askerlik dehâsı bakı­mından gene Fâtih’ten ve babası Yavuz’­dan sonra gelir. Askerlik bakımından Ka- nunî’yi 4. olarak Yıldırım, siyasî ve idari bakımdan 3. olarak Yavuz, 4. olarak II. Mahmud takip eder.

«Zamanın hiçbir prensi, Yavuz’un tek vârisi Kanunî Süleyman’dan daha iyi bir eğitim görmemiş ve büyük bir devleti ida­re için onun gibi pratik şekilde yetişme­miştir» (S. N. Fisher, The Middle East, A History, New York, 1959, 222).

«Kanunî, devlet nüfuz ve haysiyetine halel verecek bir şeyde müsamaha etme­diği gibi, bu gibi hallere meydan veril­memesini de tavsiye ederdi. Kendisi ile görüşenlerin kapalı mütalâalarından, mak­satlarını sezer ve ona göre cevap verirdi» (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi II, 408).

Mutaassıp bir Fransız olan, Hammer mütercimi Hellert şöyle diyor (Hammer, XTX, Atlas, 20b) :                                         «Bütün Yeniçağ tari­

hi boyunca, ihtişam bakımından Süley­man’la mukayese edilebilecek bir tek hü­kümde tanıyorum ki, o da XIV. Louis- dir» On Tabiî XIV. Louis’nin ihtişamının, Kar* 4 inki ile uzaktan bile mukayese kaV ec emiyeceği, en basit faktörlerden

anlaşılabilir bir keyfiyettir.

Kanunî, edebiyat ve hukuk gibi saha­larda bilgindi. Arapça ve Farsça’dan baş­ka Sırpça da biliyordu (Hammer, GOR, II, 176). Şu beyitleri pek meşhurdur:

Halk içimle mu teber bir nesne yok devlet gibi Olmayû devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Saltanat dedikleri kini bir cihan gavgausıdır Olmaya baht-û sa’âdet dünyede vahdet gibi Bakî, Kanunî’nin ölümüne şu tarihi dü­şürmüştür:

Adem iklimine azm eyledi çiinfcim Süleyman Hân İlâhi kabrine bir revzen aç Firdevs-i a ladan Işitdinı fevtin ol Sultûıı-ı â’lî-şânın ey Bâkıy Dedim târihin «azm etdî bakaayâ dâr-ı dünyâdan

(974 — 1566)

Bâkî’nin, Kanunî için yazdığı terkîb-i bend şeklindeki Mersîye-i Hazret-i Süley­man Hân, Türk şiirinin büyük eserlerin­dendir. 8. bendin 4. beytinin ilk mısraın­da Bakî:

Halk-ıy cihâna kırk sekiz gün duyurmadı

diyerek, Sokollu’yu, Kanunî’nin ölümünü 48 gün saklamaya muvaffak olduğu için, öğmektedir.

Kanunî, Fâtih’in, imparatorluğun ana­yasası olan Kaanûn – Nâme’sinin yerine, onu esas almakla beraber, yeni bir esas teşkilât kanunu koymuştur. Bu eser, Ka- nunî’yi, dünya tarihinin büyük hukukçu­ları arasına sokmaktadır (netekim bu sı­fatla Washington’da Kongre galerisine büstü konulmuştur), imparatorluğun di­ğer kanunlarını ise, bilhassa Ebussuud Efendi yapmıştır. Kaanûn – Nâme-i Sultân Süleyman’da, 1. bâbın 1. faslında, ceza hukuku bakımından imparatorluğun bü­tün tebaasının birbirine eşit olduğu, hep­sinin aynı cürümden aynı cezayı göreceği, şu şekilde anlatılmaktadır:

«Cinâyât mukaabelesinde olan cürm-ü siyâset babında vaz’ olundu ki, sipâhî ve ra’îyet ve şerif ve vazî, ve denî’ ve refî’ arasında müşterekdir. Şöyle ki: Her kim bu cerâimden birisi ile mücrim ola, mu­kaabelesinde tâ’yîn olunan ukuubetle muâkab olur».

Kanunî devrindeki Türk haşmeti, Av­rupalI tarihçileri şaşırtmıştır. d’Ohsson’- dan (Tableau Général, VII, 443) en mo­dern tarihçilere, meselâ büyük bir dünya tarihi yazmış olan Belçikalı Pirenne’c ka­dar eski ve yeni müellifler, Türkiye’nin bu devirde Almanya ve Rusya imparator­lukları ile Lehistan kıratlığı ve Venedik cumhuriyeti gibi 4 büyük Avrupa devletin­den vergi alması ve Fransa kırallığını hi­mayesi altına kabul etmesi üzerinde bil­hassa durmaktadırlar. Gerçekten Türkiye, Almanya ve Venedik’ten yıllık vergi alı­yordu. Lehistan ve Rusya gibi daha az ehemmiyetli büyük devletler ise, bu yıllık vergiyi, Türkiye’ye değil, fakat onun tabii olan Kınm Hanlığı’na veriyorlardı. 1571′- de «Korkunç» denen Çar IV. İvan, Dev­let Giray Han’la yaptığı muahede muci­bince, 60.000 altın rublelik yıllık vergi vermekte devam etmeyi kabul ediyordu (d’Ohsson, VII, 443). Bu suretle Türk nü­fuzunun erişmediği pek az devlet kalıyor­du.

Avrupa umumî efkârı, Türkiye’ye ait her şeye büyük ilgi gösteriyordu. Avrupa’­da 1529 yılında mevzu bakımından tama- miyle Türkiye’yi ele alan 56 kitap basıl­mıştır ki, bunların 29’u Viyana muhasara­sı üzerinedir. Bu suretle Türkiye’ye ait 1532’de 76, 1535’te 59, 1542’de 71 kitap ba­sılmıştır. XVI. asırda kitap yayını, zama- nımızdakiyle mukayese kabul edecek bir seviyede bulunmadığı için, Türkiye’ye kar­şı gösterilen alâkanın derecesi, açıkça bel­li olmaktadır (Göllner, Die Europäischen Türkendrucke des XVI. Jahrhunderts, I: 1501 – 1550, Bükreş, 1961).

Kanunî Sultan Süleyman’ı mevzu alan sayılması imkânsız sayıda piyes, roman v.s. vardır. Bunlar, dünyanın her dilinde mevcuttur.

http://bilelimmi.com/3-mustafanin-buyusu-tuttumu/

http://bilelimmi.com/osmanli-devletinin-kurulusu/

http://bilelimmi.com/osmanli-devleti-yeni-baskentinde/

http://bilelimmi.com/osmanlinin-ilk-denizaltilari/

Bu yazı 44 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/