• DOLAR
    6,8626
  • EURO
    7,7839
  • ALTIN
    398,73
  • BIST
    1,1332
İslam Tarih

İslam Tarih

ARABİSTAN’IN COĞRAFÎ DURUMU :

  • Arabistan, Asya’nın güney-batısında etrafı dağlarla çevrili, orta­sında gayet geniş çöller bulunan büyük bir yarımadadır. Kuzeyde Su­riye çölü ile Asya kıtasına bağlanır. Arabistan’ın en tanınmış bölgeleri şunlardır:
  • — Yarımadanın ortasında Necit;
  • — Güneyde Yemen, yahut Mesut Arabistan;

Batıda, kuzeyden güneye kadar ince bir şerit halinde uzanan Hicaz Yarımadanın yaşamaya en elverişli bölgesi Yemen’dir.

  • Samî ırkından olan Araplar, Fırat nehrine kadar olan Suriye çölünü de işgal etmişlerdir. Arabistan’da Müslümanlıktan önce birtakım devletlerin kurulduğunu Himyerî, Babil, Asur, Mısır, İran, Yunan ve Roma eser ve kitabelerinden öğreniyoruz. Bu devletlerin en önemlileri Yemen’de ku­rulmuş olanlardır.
  • Main Devleti:       Ba­

bil kitabelerinden, M.Ö. 2000 yıllarında Yemen’de Main Devletinin yaşadığı anlaşıl­maktadır. Arabistan’ın kuze­yinde bulunan Petra şehriyle bu devletin geniş ölçüde ti­caret yaptığı bilinmektedir.

  • Seba Devleti: Yje- men’de M.Ö. VIII. yüzyıl başlarında Seba Devletini görüyoruz. Bu devlet ticaret­te ilerlemiş, Arabistan’a gö­re önemli bir durum kazan­mıştır. Seba Devleti M.Ö. 115 yılma kadar devam etmiştir.
  • Himyerî Devleti: Seba Devleti yerine Himyerî Devleti kurul­muştur. Bazı Himyerî hükümdarları Arabistan’ın önemli yerlerini fet­hetmişler, tranlılarla ve Habeşlerle savaşmışlardır. Memleket ticarette ilerlemiş, zenginliğe ve refaha kavuşmuştur.

Hint ticaret yolunu ellerine geçirmek isteyen Doğu Roma İmpara­torluğu, M.S. VI. yüzyılda Hıristiyan Habeşleri kışkırtarak Yemen’i istlâ ettirmiştir. Habeş komutanı Ebrehe, Himyerî hükümdarım tahtın­dan indirmiş ve bu devlete son vermiştir. Ordusunda bir fil olduğu halde Mekke’ye kadar bir de sefer yapmıştır.

Yemen’in tarımını geliştiren Maarib su bendi yıkıldıktan sonra mem­leket fakir düşmüştür.

Himyerîler, Habeşlere karşı İranlIlardan yardım istediler. İranlIların gönderdikleri kuvvet Yemen’den Habeşleri çıkarmış ve Müslümanlığın yayılmasına kadar Yemen’i bir Iranlı vali yönetmiştir.

  • Nebat Devleti: Milâttan dört yüz yıl kadar önce Filistin’in gü­neyinde ve Sina yarımadasında merkezi Petra şehri olan Nebat Devleti bulunuyordu. Bu devlet, Büyük İskender’den sonra Suriye’de kurulan Selevki Devleti ile Mısır’da kurulan Ptoleme Devleti arasındaki savaş­lara karıştı. M.S. II. yüzyılın başlarında Romalılar tarafından ortadan kaldırıldı.

58. Suriye ve Irak’ta Arap beylikleri: Daha sonraları Suriye’nin güneyinde Gassanîler Devleti, Irak’ta da Hire Devleti görülmektedir. Hi- reliler îranlılara, Gassanîler de Doğu Roma imparatorluğuna bağlıydılar. Iranlılarla Doğu Roma imparatorluğu arasında çıkan savaşlara bu dev­letler öncülük ederlerdi. Diğer taraftan Arabistan’dan gelen akınlara karşı da Iran ve Doğu Roma imparatorluklarını bunlar korurlardı.

HİCAZ :

  • Bu bölgede bulunan Arapların hemen hepsi göçebe hayatı ya­şarlardı. Yalmz, Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif gibi kasabalarda otu­ran halk biraz daha uygardı.
  • Mekke: Etrafı dağlarla çevrili olan Mekke kasabası, Kâbe sa­yesinde Arabistan’ın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Burası aynı zamanda ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Mekkeliler, Hindistan’dan gelen malları Yemen’den kervanlarla Suriye’ye götürürlerdi.

Üstü açık küp şeklinde dört duvardan meydana gelen Kâbe’nin İbra­him Peygamber zamanında yapıldığı rivayet olunur. Burada Arap kabi­lelerine ait putlar bulunuyordu. Kâbe’nin bir duvarına Islâmiyetten sonra

da kutsallığını koruyan Hacer-ül Esved (Kara taş) yerleştirilmişti. Mek­ke’de Kureyş kabilesi yaşardı. Bu kabilenin aile başkanları Dâriinnedve denilen yerde toplanarak şehrin işlerini kararlaştırırlardı. En önemli aile­ler Ümeyye oğulları (Emevîler) ile Haşim oğullan (Haşimîler) idi.

  • Yesrib (Medine): Mekke’nin kuzeyinde bulunan Yesrib’in çev­resi tarıma elverişli olduğu için, buraya yerleşen Evs ve Hazreç kabile­leri çiftçilikle geçinirlerdi. Medine’de birkaç Yahudi kabilesi de bulun­makta idi.

MÜSLÜMANLIKTAN ÖNCEKİ ARAPLARIN

YAŞAYIŞLARI VE DÎNLERİ :

  • Müslümanlıktan önceki Araplar kabileler halinde yaşarlar, göçe­belikle (Bedevi) geçinirlerdi. Kabileler arasında kan davalarından çıkan ve sonu gelmeyen çarpışmalar olurdu. Bir kabile diğerine baskın yaparak mallarını ve sürülerini yağma ederdi. Bazen bir deve yüzünden arala­rında büyük bir çarpışma çıkabilirdi. Savaşlarda kendilerine bir yük olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi kötü âdetleri vardı. Araplar çok pis idiler. Hurma dallarından yapılmış kulübelerde otururlar; deve, at, koyun, keçi gibi hayvanlar yetiştirerek geçinirlerdi. Her Arap kabi­lesinin belirli bir bölgesi vardı. Oraya sığman bir kimse kabilenin hima­yesine girer ve düşmana teslim edilmezdi. Çok misafirperver idiler. Ver­dikleri sözden geri dönmezlerdi.
  • Araplar, putlara taparlardı; en önemli putları güneş tanrısıHü- bel’dir. Ayrıca her kabilenin bir tanrısı vardı. Bütün Araplar Mekke’de bulunan Kabe’ye büyük bir saygı gösterirlerdi.

Hor yıl hac zamanında Kâbc ziyaret edilirdi. Araplar, Hıristiyan ve Yahudi dinlerini tanıdıkları gibi bütün tanrılardan üstün bir Allahü- taâlâ’ya da inanmaya başlamışlardı. Hac zamanlarında Mekke yöresinde Ukâz denilen bir panayır kurulurdu. Arabistan’ın çeşitli yerlerinden gelen Araplar burada alışveriş ederlerdi. Hac devam ettiği sürece Kâbe etra­fında savaşmak yasak edilmişti.

Arapça çok zengin bir dildir. Araplar güzel şiirlerden hoşlanırlardı. Ukâz panayırında birinciliği kazanan şiirler Kâbe duvarlarına asılırdı. Müslümanlığa kadar yedi şiir Kâbe duvarına asılmıştır. Bunlara Mual- lâk-ı Seb’a (Yedi askı) denir. En güzeli İmriülkays’m eseridir.

B — HAZRETİ M IHA MM ED VE MÜSLÜMANLIK

HAZRETİ MUHAMMED’lN HAYATI :

64. Hazreti Muhanmıed, M.S. 571 yılında Mekke’de doğdu. Babası Haşim ailesinden Abdullah, annesi Amine Hatundur. Doğmadan önce

babası ve küçük yaşta iken de annesi öldü. Muhammed’i dedesi Abdül- muttalip ve onun da ölümünden sonra amcası Ebutalib korudu. Mu- hammed, çocukluğunda ticaret kervanlarıyle Yemen’e ve Suriye’ye gidip geldi. Bir süre de Mekke yöresinde çobanlık yaptı, öksüz ve fakir ol­masına rağmen, daha genç yaşta iken Kureyşliler içinde doğruluğu ile ün kazandı. Kendisine Muhammed-ül Emin denildi. Sonra Hatice adlı dul ve zengin bir kadının kervanlarını yönetti ve onunla evlendi. Bu zamanda Muhammed, yirmi beş yaşında, Hatice de kırk yaşında idi.

VAHİY VE HAZRET! MUHAMMED’İN PEYGAMBER OLMASI :

  • Hazreti Muhammed daha bir süre ticaretle uğraştıktan sonra, insanlardan uzak bir hayat yaşamaya başladı. Mekke yakınlarındaki Hira dağında bulunan bir mağaraya çekilip, orada uzun uzun düşünüyordu. Bir gece bu mağarada birtakım sesler duydu; ne olduğunu anlayamadı. Büyük bir heyecanla evine döndü. Hatice kendisini yatıştırdı. Müslüman­ların inanışına göre Allah ona Cebrail aracılığıyle Kur’an ayetlerini gön­deriyordu. Bu olaya Vahiy denir. Hatice’nin akrablarından birk’MuharrT-> med’e Peygamberlik geldiğini anlattı. Vahiy ile surelerin birer birer in­mesi Hazreti Muhammed’in ölümüne kadar devam etmiştir.

ÎSLÂMlYETlN ESASLARI, KUR’AN :

  • Islâmiyetin esasları Kur’an adı verilen Müslümanların kutsal

kitabında toplanmıştır. Bu esasları bildiren cümlelere ayet^ ayetlerden meydana gelmiş parçalara da sure denir. Kur’an, dil ve edebiyat bakı­mından çok yüksek bir eserdir.Kur’anda iman ve ibadetlerden başka, hukukî hükümler ve tarihe ait bilgiler vardır.

İslâm dininde şu altı prensipe inanan kimse «mümin» yani «Müs­lüman» olur:

  1. — Allahın birliğine inanmak;
  2. — Meleklerine inanmak;
  3. — Kutsal kitaplara inanmak;
  4. — Peygamberlere inanmak;
  5. — Ahret gününe inanmak;
  6. — Kadere, hayır ve şerrin Allahtan olduğuna ve öldükten sonra

dirilmeye inanmak.                                                                         ^

Allah hiç kimse tarafından görülmez, duyulmaz ve hissedilmez. Fa­kat Allah her yerde vardır. İnsanları melâikeler aracılığıyle kontrol eder. Dünyada iyilik edenler, sevap kazanırlar, öldükten sonra cennete giderler; orada rahat bir hayat yaşarlar. Kötülük edenler, günahkâr olanlar ise cehenneme atılırlar, eziyet ve cefa çekerler.

Müslümanların yapmak zorunda oldukları beş türlü ibadet vardı

  1. — Kelime-i şahadet getirmek;
  2. — Günde beş vakit namaz kılmak;Metin Kutusu: 4 — Zekât vermek;— Yılda bir ay oruç tutmak;
  3. — Hac görevini yapfnâktır.

Zekât vermek ve hacca gitmek zenginlere ait bir ödevdir. Oruç an­cak savaş ve hastalık zamanlarında bırakılabilir.

Kur’an şöyle başlar:

«Hamd ü sena; âlemlerin Rabbi, esirgeyici, bağışlayıcı, azap ve mü­kâfat gününün sahibi olan Allah’a mahsustur. Ya Rabbi! Yalnız sana ibadet ediyoruz ve yalnız senden yardım diliyoruz. Bizleri, senin gaza­bına uğramışların, sapıkların yoluna değil, nimetler ihsan eylediğin kul­larının yolu olan doğru yola ulaştır».

Kur’an’dan bazı sözler:

«Allah toplumla, yönetimle ilgili ve siyasî görevleri ehline verme­nizi, halk arasında adaletle hükmetmenizi emrediyor».

«Allah, kendine ortak tutulmasını affetmez».

«Ölçtüğünüz zaman ölçeği yerine getirin, doğru terazi ile tartın».

«Biz, âdemoğullannı şerefli kıldık. Onları denizde, karada taşıttık. Kendilerine temiz şeylerden rızk verdik. Onları yarattığımız mahlukla­rın hepsinden bütün bütün üstün tuttuk»,

Hazreti Muhammed kendi zamanında bile hukukî hükümleri değiş­tirmiştir. îlk defalar içkiyi yasak etmemiş; ancak namaz vakitleri içilme­mesi gerektiğini bildirmiştir. Fakat sonra tamamen menetmiştir Esasen yeni ülkeler fethedilince hukuka ait hükümler yeter gelmemeye başla­mıştır.

Kur’an, Peygamberin hayatına ait devir için mükemmel bir tarih kaynağıdır. Fakat Tevrat ile Incil’den alınan bilgilerin, tarih değeri pek yoktur. Bu olaylar daha çok insanlara bir ibret dersi vermesi bakımından önemlidir.

Peygamberimizin sözlerinden (Hadis):

«Kişinin dini akıldır. Aklı olmayanın dini de yoktur».

Bilim hazinedir; anahtarı ise sorudur».

«İki gününü bir eden kimse aldanmış demektir».

«Geçimini sağlamak için çalışan sanat sahiplerini Cenab-ı Hak sever».

«Allah, şeriatin helâl diye kabul ettiği şeyler arasında, kadın boşa­mayı sevmez».

«Rüşveti alana, verene ve aracılık edene Cenab-ı Hak lânet etsin».

«Amirlerin aldığı hediye haram, kadıların rüşvet kabulü ise küfre yakın bir günahtır».

«Bilgin bir kimsenin günahı birdir, cahilin ise ikidir; zira cehil de bir günah sayılır».

«Bir hastalık çıkınca tedaviye devam ediniz. Zira Allah, devasız bir hastalık vermemiştir».

DÎNE ÇAĞIRIŞ :

  • Hazreti Muhammed bütün insanları Müslümanlığa çağırdı. İlk­önce karısı Hatice, amcası Ebutalib’in oğlu Ali, kölesi Zeyd, Kureyş

kabilesinin ileri gelenlerin­den Ebubekir ve Osman Müslümanlığı kabul ettiler. Ömer’in Müslüman olmasına kadar bu dine çağırma işi gizli tutuldu.

Kureyşliler, dinî ve eko­nomik üstünlüklerinin elden gitmesi korkusuyle Hazreti Muhammed’in çalışmalarına engel olmaya ve ona her tür­lü fenalığı yapmaya başladı­lar. Haşim ailesinden olanlar Müslümanlığı kabul etme­mekle beraber (Ali hariç) Muhammed’i koruyorlardı. Özellikle Peygamberin am­cası Ebutalib, yeğenini elin­den geldiği kadar korudu. Kureyşlilerin Müslümanlara yapmadıkları kötülük ve ezi­yet kalmıyordu. Kimsesiz olan Müslümanlar çok güç durumlara düştüler.

O zaman Hazreti Mu­hammed onların Habeşistan’a gitmelerine izin verdi. Haz­reti Muhammed on yıl Müs­lümanlığı yaymak için uğraştıysa da ancak etrafında yüz elli kişi top­layabildi.

HÎCRET:Hatice’nin ve arkasından Ebutalib’in ölümünden sonra Hazreti Muhammed için Mekke’de yaşamak imkânsız bir hale geldi. Bir ara Taif şehrine gittiyse de orada iyi karşılanmadı. Fakat hac zamanlarında Mek­ke’ye gelen Yesribliler, Hazreti Muhammed’le Akabe’de görüşerek, Müs­lümanlığı kabul ettiler. Yesribliler, Hazreti Muhammed’e, kendi şehirle­rine gelirse kendisine itaat edeceklerine ve bırakmayacaklarına söz ver­diler. Bunun üzerine Muhammed Yesrib’e göç etmeye (Hicret) karar verdi. M.S. 622 yılında Ebubekir’le birlikte Yesrib’e gitti. Yesrib halkı Muhammed’e candan bir karşılayış gösterdi. Bundan sonra Yesrib’e Me- dinetünnebi yani peygamber şehri yahut sadece Medine denildi. Mek­ke’den Medine’ye göç eden Müslümanlara Muhacir, Medineli Müslüman- lara ise Ensar adı verildi. Hazreti Muhammed dinini burada yaymaya başladı. İslâm topluluğunun dinî ve siyasî başkanı oldu.

PEYGAMBERİN SEFERLERİ:

  • Hazreti Muhammed Medine’de yerleştikten sonra Mekkelilere karşı şiddetli bir savaş açtı. Artık Mekke’deki durumu tamamen değiş­mişti. Sabır ve tevekkül tavsiye eden Muhammed şimdi: ««Nerede müş­rikleri (putperestleri) görürseniz öldürünüz» diyordu.

Bedir savaşı (624):

  • Müslüman olmayı kabul etmeyen Mekkelilere ait bir kervanın Ebusüfyan yönetiminde Suriye’den dönmekte olduğu haberi geldi. Mek- keliler bu kervanın kârı ile Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarında bulunacaklardı. Hazreti Muhammed, 300 kişilik bir kuvvetle bu kervanı vurmak için yola çıktı. Fakat Ebusüfyan, kervanı başka bir yoldan Mekke’ye götürmüş ve yardım için de haber göndermişti. Mekkeliler 900 kişi ile Bedir Kuyusu yöresine geldiler. İki kuvvet burada karşılaştı. Peygamber kendi kuvvetinin üç misli olan Mekkelileri yenilgiye uğrattı. Bu savaşla o, aynı zamanda iyi bir asker olduğunu da gösterdi. Amcası Hamza’nm savaşın kazanılmasında büyük hizmetleri görüldü. Peygam­berin düşmanlarından olan Ebucehil savaşta öldü.

Uhut savaşı (625):

  • Mekkeliler Bedir yenilgisinin öcünü almak üzere bir yıl sonra Ebusüfyan komutasında 3000 kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürü­düler. Şehrin kuzeyindeki Uhut dağına gelerek Medinelilerin ekilmiş tar­lalarını yağma etmeye başladılar. Hazreti Muhammed, savaşı Medine’de kabul etmek istiyordu. Fakat Bedir savaşını görmemiş olanlar, Medine’­den çıkarak Kureyşlilerle çarpışmak istediler. Bunun üzerine Paygem- ber, 700 kişilik bir kuvvetle şehirden ayrıldı ve düşmanın karşısında yer aldı. Arkasını Uhut dağına verdi. Vadiye rastlayan sol tarafına da 50 okçu yerleştirdi. Şiddetli bir savaş başladı. Müslümanlar üstün bir duru­ma girerlerken, sol yandaki okçuların yerlerinden ayrılmaları üzerine Kureyş komutanlarından Halit bin Velit o tarafa bir hücum yaptı. Müs- lümanlar bozguna uğradılar. Hazreti Muhammed, yanında kalan az bir kuvvetle Uhut dağına doğru çekilebildi. Büyük bir tehlike de atlattı. Üzerine atılan bir taşla yüzünden yaralandı. Amcası Hamza bu savaşta şehit düştü. Kureyşliler savaşı kazanmış olmakla beraber Medine’ye hü­cuma cesaret edemediler. Hazreti Muhammed, Müslümanların cesaretini artırmak için Kureyşlileri takip ettirdi. Bu suretle Uhut bozgununun etkisi kısmen olsun azalmış oldu.

Hendek savaşı (627):

  • Kureyşliler, Uhut savaşında kesin bir sonuç elde edememişlerdi. Müslümanlık Arap kabileleri arasında hızla yayılıyordu. Buna engel ol­mak için Kureyşliler Hicretin beşinci yılında Medine üzerine yürümeye hazırlandılar. Ebusüfyan komutasında 10.000 kişilik bir kuvvet yola çıktı. Hazreti Muhammed, bu sefer Medine’de kaldı. Şehri tahkim etti. Yeni Müslüman olan îranlı Selman-ı Farisî’pin öğütlemesiyle Medine’nin ovaya doğru açık olan kısmına bir atın atlâyamayacağı kadar geniş bir hendek kazdırdı. Kureyşliler, yine kuzey taraftan geldiler, fakat hendekle kar­şılaşınca şaşırdılar. Hendeği aşıp karşı tarafa geçemediler. Savaş iki tara­fın birbirine ok atmasıyle devam etti. Ali bu savaşta kendini gösterdi. Müslümanlara meydan okuyan Mekkeli ile yaptığı vuruşmada onu yere serdi.

On beş yirmi gün süren kuşatmadan sonra şiddetli bir fırtına yü­zünden Mekkeliler dağılarak geri döndüler.

Yıllık hac ve Hudeybiye Barışı (628):

  • Hazreti Muhammed, Kıble olarak Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı göstermiş ve o tarafa doğru namaz kıldırmıştı. Fakat sonra Kıbleyi Kâ- be’ye çevirdi. Hendek zaferi yılında Müslümanlar için Mekke’ye giderek hac yapmak mecburiyetini de ilân etti. Bu suretle Müslümanlarca da Kâbe kutsal sayılıyor ve Mekke tekrar önem kazanmış oluyordu. Hazreti Muhammed, Mekke’nin zaptı için hazırlık yapıyordu. Hicretin altıncı yı­lında 1400 kadar Müslüman Kâbe’yi ziyaret etmek üzere yola çıktı.

Kureyşliler, bu haber üzerine telâşlandılar. Hazreti Muhammed’in Mekke’yi zapt etmesinden korkarak güvenlik tedbirleri aldılar ve savaş için hazırlandılar. Hazreti Muhammed, Mekke’ye bir gün uzaklıkta olan Hudeybiye’de durdu. Amacının Kâbe’yi tavaf etmek olduğunu bildirdi. Uzun görüşmelerden sonra bir anlaşmaya varıldı ve aşağıdaki hususlar kararlaştırıldı:

  1. — Kureyşlilerden, velilerinin izni olmadan Müslümanlar tarafına geçenler olursa geri verilecek; Müslümanlardan Kureyşliler tarafına ge­çenler geri verilmeyecekti;
  2. — O yıl hac yapılmayacak; gelecek yıl Mekkeliler şehirden ayrı­lacaklar; Muhammed Müslümanlarla gelerek üç gün Mekke’de kalacak ve Kâbe’yi tavaf edebilecekti;
  3. — Gerek Müsliimanlar, gerekse Kureyşliler kendilerine bağlı olan kabilelere yardımda bulunmayacaklardı.

ilk bakışta Müslümanlar aleyhine görülen bu anlaşma hoşnutsuzluk uyandırdı. Fakat Hazreti Muhammed bundan sonra Mekkelilerle yakın­dan ilişki kurarak dinini yaymak imkânını bulmuş, Kureyşlilerin en bü­yük komutanlarından olan Halit bin Velit ile Amr ibnül Âs’m Müslüman olmalarını sağlamıştır.

Hayber seferi (629):

  • Hayber, Medine ile Suriye yolu üzerinde tarıma elverişli ve Ya-

hudilerin oturduğu bir ufak kasabaydı. Hazreti Muhammed, buraya sefer yaparak kısa bir zamanda ele geçirdi. Topraklarını Beytülmal’e verdi. Yahudileri, burada kiracı olarak bıraktı. Sonraları bütün Islâm devletleri bu yolda hareket etmişlerdir.       •

Mekke’nin zaptı (630):

  • Hazreti Muhammed, kendini yeter derecede kuvvetli hissettikten ve Kureyşlilerin Müslümanlara karşı gelme sebeplerini ortadan kaldır­dıktan sonra, büyük bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü. Kureyşlilerin aradaki anlaşmayı yenilemek için yaptıkları müracaatlara kulak asmadı. Mekkeliler Hazreti Muhammed’e karşı koyamayacaklarını anlamışlardı. Ufak bir grup silâha sarıldıysa da başarı kazanamadı. Müslümanlar üç dört koldan Mekke’ye girdiler.

Hazreti Muhammed, Kâbe’de bulunan bütün putları kırdırdıktan son­ra, genel af ilân etti. Şehri yağma ettirmedi; kimsenin burnu kanamadı.

Bundan sonra Hazreti Muhammed, Mekke yöresinde toplanmış olan kabilelerin üzerine yürüdü. Bunlar, Müslümanlığı kabul etmemişlerdi. Huneyn denilen yerde şiddetli ve kanlı bir savaş oldu. Müslümanlar üstün gelerek bu kuvvetleri de dağıttılar.

Taif ve Tebük seferleri:

Hazreti Muhammed, Taif’e bir sefer yaptı ise de şehri alamadı.. Burası daha sonra Müslümanların eline geçmiştir.Bizans imparatoru Herakliüs’ün Arabistan’a bir sefer yapmaya ha­zırlandığı haberi üzerine Hazreti Muhammed, büyük bir ordu toplayarak kuzeye doğru ilerlemeye başladı. 30.000 kişi kadar olan bu ordu sıcaktan ve susuzluktan çok sıkıntı çekiyordu. Tebük denilen yere gelinince ha­berin doğru olmadığı anlaşıldı. Daha ileri gitmede bir fayda görülmediğinden, o bölgedeki Arap kabileleri itaat altına alındıktan sonra geri dönüldü.

Peygamberin son zamanları:

  • On yıllık bir mücadeleden sonra, Hazreti Muhammed, dağınık bir halde bulunan Arap kabilelerini bir amaç etrafında birleştirerek kuvvetli bir devlet meydana getirmiş oldu. Son defa büyük bir Müslüman kafilesiyle Kabe’yi ziyaret etti. Hac çok kalabalık olmuştu. Peygamber Mekke’de üç söylev verdi. Bir defasında, «Sizi bir daha görüp göreme­yeceğimi bilmem» diyerek veda etti. Gerçekten bu hac veda haccı oldu. Hazreti Muhammed Medine’ye döndükten sonra 63 yaşında iken öl­dü (632).
  • Hazreti Muhammed, dünyanın en büvük dinlerinden birini kur­muştur. Hiç bir dinde tek Allah fikri, Müslümanlıkta olduğu kadar açık­lıkla söylenmiş değildir. Müslümanların Peygamberleri diğer insanlar gibi doğmuş, yaşamış ve Ölmüştür. Peygamber insanlar arasında hiç bir fark gözetmemiş, Allah nazarında herkesin eşit olduğunu ilân etmiştir. Büyük Dİr ahlâk adamıdır, Arapların fena âdetlerini ortadan kaldırmıştır. Kız­ların diri diri gömülmelerini, yalan söylemeyi, hırsızlığı, hasedi, kibri, gururu, kötülüğü, içkiyi ve kumarı yasak etmiştir. Bunun için de maddî ve manevî şiddetli cezalar koymuştur. Hırsızlık edenin derhal eli kesi­lirdi; ahrette de yeri cehennemdi.

Hazreti Muhammed, aynı zamanda iyi bir komutandı. Birçok savaş yapmış ve hemen hepsinde başarı kazanmıştır.

C — DÖRT HALİFE DEVRİ (632—661)

Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra seçimle başa geçen Ebu- bekir, Ömer, Osman ve Ali zamanlarına Dört Halife Devri (Hulefa-yi Raşidîn Devri) denir.

Peygamberin cenazesi daha ortada iken, Müslümanlar arasında karı­şıklık baş gösterdi. Herkes bu büyük acı karşısında ne yapacağını şaşırdı ve heyecana düştü. Yalnız Ebubekir ile Ömer îslâmiyetin bu güç anın­da kendilerini kaybetmediler; olgun birer devlet adamı olduklarını gös­terdiler.

Ebubekir halkı yatıştıran bir söylev verdi. Arkadaşlarını etrafına topladı. O zaman Ensar’ın (Medineliler), Müslümanların başkanını seç­mek üzere Saad ibni Ubade’nin evinde toplandıkları haberi geldi. Ebu­bekir ile Ömer, vakit kaybetmeden buraya gittiler. Toplantıda söz ala­rak, Müslümanların başına geçecek olan kişinin bütün Araplarca tanın­mış olması gerektiğini ileri sürdüler. Uzun konuşmalardan sonra Ebubekir’in seçilmesi uygun görüldü. Herkes ona biat etti. Ebubekir’in Pey­gamberin halifesi, yani devletin başkanı olduğu kabul edildi. O, aynı zamanda başkomutan, hükümlerine itiraz edilmeyen bir hâkim ve yeni bir dinin en yüksek din başkanı oluyordu.

EBUBEKİR (632-634):

Hazreti Muhammed’in ölmesi üzerine Arabistan’da büyük bir karışıklık baş gösterdi. Yalancı peygamberler ortaya çıktı. Yeni Müslü­man olan bazı kabileler tekrar eski dinlerine döndüler. Bir kısmı da zekât vermemek için ayaklandı. Bu güç durumda Ebubekir dikkate- değer bir soğukkanlılık ve dayanma gösterdi. Tedbirli ve isabetli karar- larıyle Müslümanlığı dağılmaktan kurtardı. Peygamberin yolundan ay­rılmadı. Bu sırada Necitliler, zekâttan affedilirlerse itaat edeceklerini bildirdiler. Ebubekir böyle uyuşma tekliflerine şiddetle karşı koydu ve- şöyle dedi: «İslâm kanunu birdir; ya hepsini kabul etmeli, yahut hiç. Pey­gambere verilenden bir zerre eksiğini verene savaş açacağım».

Hazreti Muhammed Müslümanlığı nasıl yaymışsa, Ebubekir de bu dini kökleştirmiştir. Ebubekir, yalancı peygamberler ve ayaklananlar üzerine kuvvet gönderdi. Bütün Arap kabilelerine tekrar Müslümanlığı kabul ettirdi. Bu savaşlarda özellikle Halit bin Velit’in büyük başarılara görüldü.

İran ve Bizans üzerine yapılan seferler:

Ebubekir Arabistan’ı bir yönetim altında topladıktan sonra, iki ordu hazırladı. Birisini Halit bin Velit komutasında İranlIların elinde bulunan Irak üzerine, diğerini Ebuubeyde bin Cerrah komutasında Bi­zanslIlar elinde bulunan Suriye’ye gönderdi. Halit, İran ordularını bozarak Hire Arap Beyliğini ortadan kaldırdı. Fırat nehrinin kenarındaki şehirler teslim oldu. Araplar Dicle nehri kıyılarına kadar akınlar yaptılar. Bun­dan sonra Suriye ordusunun yardımına gönderilen Halit, tarihte ender rastlanan hızlı bir yürüyüşle Suriye çölünü geçti. Bizans ordusu Ecnadin’- de yenildi ve Şam şehri zapt edildi.

Kur’an’ın bir kitap haline getirilmesi:

Kur’an, Peygamber zamanında toplu bir kitap haline getirilme­mişti. Vahiyler kâğıtlar, taşlar ve kemikler üzerine yazılıyor veyahut hafızların ezberinde bulunuyordu. Savaşlarda hafızların ölmesi yüzünden Kur’an’ın bazı ayetlerinin kaybolması tehlikesi baş gösterdi. Ebubekir, Peygamberin kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’i Kur’an’ı bir kitap haline ge­tirmeye memur etti. Böylece Kur’an Ebubekir zamanında toplatılmış oldu. Osman zamanında ise bu esas nüshadan suretle çıkarılarak Ara­bistan’ın diğer bölgelerine gönderilmiş, bu sayede Kur’an’ın her yerde aynı şive ile okunulması sağlanmıştır. Ebubekir, iki yıldan biraz fazla halifelik yaptıktan sonra 634 yılında öldü.

Ebubekir, en ufak lekesi olmayan büyük bir devlet adamıdır. Öldüğü zaman, hurma lifinden yapılmış bir şiltesi, bir kırık testisi ve beş kuruş parası kalmıştır. Kendisi sağlığında iken halifelik için Ömer’i vasiyet etmiştir.

84. Müslümanlar, Ebubekir’in vasiyetine uyarak Ömer’i halife seç­tiler. Ömer zamanı fetihlerle geçti. Araplar, Arabistan’dan çıkarak İran, Suriye ve Mısır üzerine büyük seferler yaptılar.

Suriye’nin fethi:

Ömer, Suriye başkomutanlığına Halit’in yerine Ebuubeyde bin Cerrah’ı tayin etti. O zaman Müslümanlar arasında büyük bir dayanışma vardı. Halit, bir er gibi orduda hizmeti kabul etti. Ebuubeyde de ordu­nun yönetimini tamamen ona bıraktı. Bizanslılar yenildi. Suriye şehirleri birer birer zapt edildi. Balebek, Kinnesrin, Hama, Humus Müslümanların eline geçti. Kudüs kuşatıldı. Patriğin şehri Ömer’e teslim edeceğini bil­dirmesi üzerine, Ömer yalnız başına Kudüs’e geldi ve şehri teslim aldı. Patrik ile birlikte şehri gezdi. Hıristiyanlara, vergi vermeleri şartıyle aman verdi. Hıristiyanlar ayinlerinde serbest olacaklardı. Bizans impa­ratoru Herakliüs, Müslümanlarla savaşmaya cesaret edemedi ve geri çe­kildi. Arap orduları daha ilerilere giderek Antakya ve Halep şehirlerini de zapt ettiler.

Ömer zamanında Iran üzerine gönderilen ilk kuvvetler yenilmiş ve Sasanîler Arapları Irak’tan çıkarmışlardı. Ömer, büyük bir orduyu sahabelerden Saad ibni ebi Vakkas komutasında İran’ın fethine gönderdi. Iran karışıklıklar yüzünden zayıflamış bir durumda idi. Sasanî Şehinşahı Yezdcerd’in Rüstem komutasındaki kuvvetleriyle Müslümanlar Kadisiye’- de karşılaştılar. Rüstem, Iranlıların ünlü bayrağı Direfş-ı Gâviyanî’yi ([1]) de (Gâve’nin bayrağı) beraber almıştı.

Iranlıların ordusunda filler vardı. Arap atları ve develeri bu fillerden ürküyorlardı. Fakat bir kabile başkam, atını hızla ortada bulunan en büyük filin üzerine sürdü ve mızrağıyle gözünü çıkardı. Fil can havliyle zincirleri kırdı ve diğer filleri de beraberinde sürükleyerek geri döndü. Iran ordusu karıştı. Saad ibni ebi Vakkas, hasta olmasına rağmen sedye üzerinden savaşı büyük bir ustalıkla yönetti. Rüstem savaş alanında öldü. Iran ordusu bozguna uğradı; millî bayrakları Direfş-i Gâviyanî Arapların eline geçti (636). Araplar gayet kıymetli taşlarla süslenmiş olan bu bay­rağı parça parça yaparak aralarında paylaştılar.

Araplar, bundan sonra Dicle’yi geçerek Sasanîlerin merkezi oln Me- dayin şehrini zapt ettiler. Irak’ta Basra ve Küfe şehirlerini kurarak bu­raya asker yerleştirdiler. Birer ordugâh haline getirdiler.

Iranlıların tekrar kuvvet topladıkları haberi üzerine Numan ibni Mu- karrin komutasında bir Arap ordusu Zap nehrini geçerek İran’a girdi. Nihavend’de iki ordu karşılaştı. Müslümanlar, îranlıları müstahkem Ni- havend şehrinden çıkarmak için sahte bir geri çekilme yaptılar; kendi­lerini izlemeye çıkan îranlıları, geri dönerek müthiş bir bozguna uğrat­tılar (642). Savaştan sonra Yezdcerd memleketini bırakarak Batı Türk Hanının yanına kaçtı. Sasanî ülkeleri hemen hiç bir karşı koymaya rast­lanmadan Arapların eline geçti.

DÖRT ALİFE DEVRİNDE FETHEDİLEN YERLER

Mısır’ın fethi:

Mısır o zaman Bizans imparatorluğunun elinde idi. Mısırlıların, din ve mezhep işleri yüzünden BizanslIlarla araları iyi değildi . Ömer, Mısır’ın fethine Amr ibnül Âs komutasında 4.000 kişilik bir ordu gönderdi. Araplar, Mısır’da fazla bir karşı koyma görmediler. Ba- bilon şehrini zapt ettiler. Uzunca bir kuşatmadan sonra da İskenderiye’yi aldılar. Babilon şehri karşısında Füstat şehrini kurarak burasım bir or­dugâh haline getirdiler. Amr ibnül Âs fütuhatını Trablus’a kadar götürdü. Fakat Ömer’in emriyle daha ileri gitmedi.

Ömer, bir köle tarafından öldürüldü. Adaletiyle ün kazanmıştır. Ye­rine Ümeyye ailesinden ve ilk defa Müslüman olanlardan Osman geçti.

OSMAN (644-656):

Osman yumuşak huylu bir insandı. Çok zengindi. Fakat ihtiyarlamıştı. Akrabalarının etkisi altında kaldı. Araplar arasında bir iç savaş çıkmasına sebep oldu. Osman zamanında Kuzey Afrika’da Subeytile’de Bizanslılar yenildi. Bir Arap ordusu Horasan’ı geçerek Ceyhun nehrine kadar ilerledi. Kafkaslar üzerine doğru harekete geçen Araplar, Hazer Türkleri tarafından, durduruldular.

Müslümanlar arasında iç savaş:

Ümeyye (Emevîler) ailesi en geç Müslüman olmuş ve Peygam­bere karşı çok güçlük çıkarmıştı. Bunlar, Osman’ın ihtiyarlığından ve akrabalarına karşı yakın ilgisinden yararlanarak bütün valilikleri ellerine geçirdiler. Fakat çok geçmeden her tarafta hoşnutsuzluk baş gösterdi. Valilerden şikâyet edildi. Osman, önleyici tedbirler almayı başaramadı. Gayet zeki bir adam olan kâtibi Mervan’ın etkisi altında kaldı. Nihayet Osman, illerden gelen şikâyetçiler tarafından öldürüldü.

ALÎ (656-661):

Osman’dan sonra Medine’de halifeliğe Ali seçildi. Ali, Peygam­berin amcasının oğlu ve damadı idi. Zamanı iç karışıklıklar içinde geçti. Fetihler tamamen durdu. Ali, Peygamberin sahabelerinden olan Talha ve Zübeyr’i darılttı. Valiliklere yeniden tayin ettiği kimseler de kuvvetli komutanlar değildi. Emevî ailesinden olan Şam valisi Muaviye’yi azletti. Muaviye de Ali’yi Osman’ı öldürtmekle suçlandırdı. Fakat Ali’ye karşı ilk hareket Peygamberin zevcelerinden Ayşe tarafından hazırlandı.

Cemel saavşı:

Ayşe, Talha ve Zübeyr Ali’ye karış harekete geçtiler. Ali bunlar üzerine yürüdü. Ayşe, savaşa bir deve üzerinde katıldığından bu çarpış- anaya Cemel (deve) muharebesi denilmiştir. Savaşı Ali kazandı. Talha ve Zübeyr öldürüldüler. Ali devlet merkezini Medine’den Kûfe’ye gö­türdü .

Sıffin savaşı:

Muaviye, halifeliğe kendisi geçmek istiyordu. Bütün Emevîleri •etrafında topladı. Ali hakkında geniş bir propaganda savaşına girişti. Mısır valisi Amr ibnül Âs’ı kendi tarafına çevirdi. Ali’nin ordusuyle Muaviye’nin ordusu Fırat nehrinin sağ kıyısında ‘Sıffin’de karşılaştı. Dört ay çok şiddetli savaşlar oldu. Suriye ordusu bozguna uğradı. Muaviye kaçmaya hazırlandığı bir sırada, Amr ibnül Âs onu bu güç durumdan kurtardı. Askerlerin kargılarının ucuna Kur’an-ı Kerimler astırdı ve aradaki anlaşmazlığa Kur’an’ın hakem olmasını ileri sürdü. Ali’nin askerleri daha ileri gitmediler. Müslümanlar arasında kan döküleceğine, işin hakemle sonuçlanmasına razı oldular, iki taraf da ara­larından birer hakem seçtiler.

Ali, hakem seçmede isabet gösteremedi. Çok yaşlı bir adam olan Ebu- musel Eş’arî’nin kendi hakemi olmasını kabul etti. Halbuki Muaviye ta­raftarları, Arapların en zeki ve kurnaz komutanlarından biri olan Amr ibnül As’ı hakem seçmişlerdi. Ali taraftarlarıyle Muaviye taraftarları bu iki hakemin verecekleri kararı kabul edeceklerini bildirdiler.

Amr ibnül Âs, Ebumusel Eş’arî’yi aldattı. Ona, Ali ile Muaviye’yi halifelikten çıkartarak, Müslümanların kendilerine yeni bir halife seç­melerini kabul ettirdi.

İlkönce yaşlı olduğu için Ebumusel Eş’ari, Ali’yi halifelikten azlet­tiğini bildirdi. Fakat Amr ibnül Âs Muaviye’yi halife ilân etti.Hakemlerin kararına bir hile karıştığı anlaşıldı. Ali, Kûfe’de halifeliğe devam etti. Bu olaydan sonra Ali taraftarları arasında ikilik çıktı. Bir kısmı Ali’nin yanında kaldılar; hatta onun Peygamberden sonra halife olması gerektiğini ileri sürerek diğer halifeleri de tanımadılar. Bunlara Şiîler denildi. Şiîlik daha sonraları bir mezhep haline gelmiş ve birçok kollara ayrılmıştır, içlerinde Ali’nin Allah olduğunu iddia eden­ler de olmuştur.

Diğer bir kısmı ise, günah işlediklerine hükmederek Ali’den ayrıl­dılar. Bunlara Haricîler denildi. Haricîler halifeye lüzum olmadığını, Müs­lümanların Kur’an’ı okuyarak kendi kendilerini yönetmeleri gerektiğini ileri sürdüler. Ali, Haricîleri yendiyse de, bunlar, kuvvetli bir mezhep meydana getirdiler. Ayaklanmalar çıkararak Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebep oldular.

Ali’nin öldürülmesi:

Haricîler, Müslümanlar arasındaki anlaşmazlığa son vermek için Ali, Muaviye ve Amr ibnül Âs’ı öldürmeye karar verdiler. Uç fedaî aynı gün ve saatta bunları öldürecekti. Ali Kûfe’de öldürüldü; Muaviye yaralandı; Arar ibnül Âs hasta olduğu için o gün dışarı çıkmadığından kurtuldu.

Ali’nin taraftarları oğlu Hasan’ı halife seçtiler. Fakat Haşan Mua­viye ile başa çıkamayacağını anladığından, bazı şartlarla halifeliği ona devretti.

D — EMEVÎLER (661-750)

MUAVlYE (661-680):

Muaviye’nin halife olmasıyle Emevîler devri başlar. Muaviye Ebusüfyan’ın oğludur. Osman zamanında Suriye valiliğine tayin edilmişti. Ali’nin ve oğlu Hasan’m siyasî başarısızlıklarından yararlanarak halife oldu. Ölmeden önce oğlu Yezid’i kendi yerine halife seçtirdi. Şimdiye kadar Müslümanların en ileri gelenlerinden biri halife seçiliyordu. Eme- vîlerle, babadan oğula geçen bir saltanat usulü kurulmuş oldu.

Muaviye, daha vali iken Kıbrıs üzerine kuvvet göndermişti. Halife olduktan sonra Rodos ve Girit adalarına akınlar yaptırdı. İstanbul üze­rine de büyük bir donanma gönderdi. İstanbul uzun bir süre kuşatıldıysa da bir sonuç alınamadı. BizanslIlar, Rum ateşi ile Arap gemilerine çok kayıp verdirdiler. Araplar geri dönmek zorunda kaldılar. Bu savaş sıra­sında Hazreti Muhammed’in bayraktarı Ebueyyub (Eyüp Sultan) İstan­bul surları önünde şehit düşmüştür. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra, o devrin bilgin ve şeyhlerinden olan Akşemseddin, Ebu- eyyub’un gömülü olduğu yeri işaret etmiş ve orada bir türbe ve yanma bir cami yapılmıştır. Bundan sonra o semt Eyüp adını almıştır.

KERBELÂ OLAYI :

Muaviye’nin ölümünden sonra yerine oğlu Yezid geçti. Mekke’de bulunan Ali’nin küçük oğlu Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımadı. Kû- felilerin daveti üzerine az bir kuvvetle yola çıktı. Hüseyin’in Irak’a gel­diğini haber alan Yezid, en güvendiği komutanlarından Ubeydullah’ı Küfe valiliğine tayin etti. Ubeydullah’ın kuvvetleri Hüseyin’i Fırat nehri kenarında Kerbelâ denilen yerde şehit ettiler (10 Muharrem). Bu gün, Ali taraftarları (Şiîler) için bir matem günü sayıldı (680).

Peygamberin torununun şehit edilmesi, Araplar arasında büyük bir etki uyandırdı. Durumdan faydalanan Abdullah bin Zübeyr Hicaz’da ha­lifeliğini ilân etti. Yezid, Abdullah bin Zübeyr üzerine kuvvet gönderdiği sırada öldü. Yerine geçen II. Muaviye halifelikten vaz geçti. Suriye’de Mervan (Osman’ın kâtibi) başa geçirildiyse de Hicaz, Yemen ve Irak Abdullah bin Zübeyr’i halife tanıdı. Mervan, Abdullah bin Zübeyr’e karşı başarılı savaşlar yaptı. Fakat o da çok geçmeden öldü. Yerine oğlu Ab- dülmelik geçti.

ABDÜLMELlK (685-705):

Abdülmelik, Emevî sülâlesinin en büyük hükümdarlarından bi­ridir. Abdülmelik’in ilk zamanlarında iç karışıklıklar olanca şiddetiyle devam etti. Hüseyin’in öcünü almak için ortaya atılan Muhtarı Sakafî Irak’ı eline geçirdi. Abdullah bin Zübeyr ile Muhtarı Sakafî Emevîlere karşı birleşemediler; hatta aralarında savaş oldu. Muhtar yenildi ve savaşta öldü. Abdülmelik böylece bir düşmanından kurtulmuş oldu. Abdülmelik, Haccacı Zalim komutasında bir orduyu Hicaz’da bulunan Abdullah bin Zübeyr üzerine gönderdi. Haccaç, Mekke’yi kuşattı. Kâbe üzerine mancı­nıklarla taşlar atmaktan çekinmedi. Şehre girdi; Abdullah bin Zübeyr’i öldürdü. Bu suretle Abdülmelik bütün Arap İmparatorluğuna sahip oldu.

Bu olaylardan sonra artık Mekke ile Medine önemini kaybetmiş, bütün siyasî faaliyet Suriye ile Irak’a geçmiştir. İç mücadelenin sona ermesi üzerine, fetihler yeniden başladı. Bizans, Afrika ve Horasan’a büyük kuvvetler gönderildi. Abdülmelik’ten sonra, Emevîlerin yıkılışına kadar geçen kırk beş yıl­lık zaman içinde dokuz halife iş başına geldi. Bunların en önemlileri 1.Velid, Süleyman, Ömer ve Hişam’dır.

BİZANSLILARLA SAVAŞ :

Abdülmelik zamanında BizanslIlarla tekrar savaş başladı. Halife Süleyman Istanbu’lu karadan ve denizden kuşattı. Fakat’ bu defa da başarı sağlanamadı. İsavriya sülâlesi imparatorlarından III. Leon, şehri kuşatan Araplara karşı başarılı bir savunma yaptı (bkz. Paragraf: 27). Emevîlerin son zamanlarında BizanslIlarla yapılan savaş durmuştur.

KUZEY AFRİKA VE İSPANYA’NIN FETHİ :Yezid zamanında Ukbe bin Nafi komutasında bir ordu Kuzey Afrika’yı baştan başa geçerek Atlas Okyanusu kıyılarına kadar ilerledi. Arap komutanı atını denize sürdü ve ellerini kaldırarak: «Ya Rab! Bu derya önüme çıkmasaydı senin adını yaymak ve düşmanlan kahretmek için daha çok uzaklara gidecektim» dedi. Fakat bu başarı geçici oldu. Bu topraklarda yaşayan ve cenkçi bir kavim olan Berberîler ayaklanarak Arapları yendiler. Kuzey Afrika’yı tamamen fethetmeyi başaran Musa bin Nusayr’dir. Musa, Berberîlere Müslümanlığı kabul ettirdi ve onlardan bir ordu meydana getirdi. Ancak bu siyaset sayesinde Afrika’ya egemen olabildi. Müslümanlar Tanca karşısında bulunan İspanya’yı ele geçirmeyi düşündüler. Ispanya’da Vizigot Krallığı bulunuyordu (bkz. Paragraf: 9). Vizigotlar iç karışıklıklar yüzünden zayıf bir duruma düşmüşlerdi. Kral­ları Rodrik halk tarafından sevilmiyordu. Septe muhafızı Kont Julianus’un kralla arası iyi değildi; bu adam, Müs­lümanları Ispanya’nın fethine kışkırttı.

Musa bin Nusayr, halife I. Velid’den izin aldıktan sonra, kuvvetli bir öncü kuvvetini Ber­berlerden olan Tarık bin Ziyad komutasında Ispanya’ya gönderdi. Tarık, Septe Boğazını geçti ve bugün kendi adiyle anılan Cebeli Ta­rik’a (Tarık dağı) çıktı (711). Askerlerin geri dönme ümidini kırmak için bütün gemileri yaktırdı. Bundan sonra ilerlemeye başladı. Got kralı Rodrik’i Kadiks’- te büyük bir bozguna uğrattı. Kralı, kendi eliyle öldürdü. Bu sa­vaştan önce Tarık, bo­zulmaya ve kaçmaya başlayan askerlerine şöyle söylemiştir. «Ey Şam’da Velid tarafından yaptırılan Magripli gaziler! Ey      Müslüman kahraman­lar! Nereye gidiyorsunuz? Gafilce hangi mahalle kaçmak istiyorsunuz? Düşününüz ki önünüz düşman, arkanız deryadır; sizin için çıkar yol, kah­ramanlığınıza ve cesaretinize güvenerek savaş meydanında dayanmaktır».

Tarık, Musa’nın kendisini beklemek için gönderdiği emri dinlemedi. Bozulan düşmanın toplanmasına vakit bırakmamak için ileri hareketlere devam etti. Vizigotların merkezi olan Toledo’yu (Tuleytule) zapt etti. Bu sırada Musa, Ispanya’ya çıkmış ve Portekiz’i istilâya başlamıştı. Musa, emrini dinlemediği için Tarık’ı hapsetti. Fakat halifeden gelen bir emir üzerine tekrar görevine başlatmak zorunda kaldı. Tarık, Musa ve Musa’nın oğlu Abdülaziz üç koldan bütün Ispanya’yı fethettiler. Bir kısım Hıristiyanlar kuzeye doğru çekilerek dağlık bölgeye yerleşti. Müslümanlar Fransa üzerine yürümeyi daha elverişli buldular. İleride bu dağlık bölgede kalan Hıristiyanlar, Müslümanlar için büyük bir tehlike olacak­lardır.

PUVATYA SAVAŞI (732):

  1. Ispanya bir Arap ili haline getirildikten sonra buraya tayin olunan valiler, Pirene dağlarını aşarak Fransa’yı zapt etmeye başladılar. Ispanya valisi Abdürrahman-ül Gafıkî zamanında Bordeaux (Bordo) şehri alındı. Akitanya ordusu da yenildi. Saray bakanlarından Şarl Martel Müslümanlar üzerine yürüdü. Her iki ordu Puvatya’da karşılaştılar. Çok şiddetli ve kanlı bir savaş oldu. Abdürrahman-ül Gafıkî’nin savaş mey­danında ölmesi yüzünden Müslümanlar geri çekilmek zorunda kaldılar. Franklar da Müslümanları izleyemediler. Fakat bu savaş Müslümanların ileri hareketini durdurmuş oldu. Müslümanlar, uzun zaman Narbonne (Narbon) şehrini ellerinde tutmuşlardır. Puvatya savaşının Islâm ve dün­ya tarihindeki önemi çok büyüktür. Araplar bu savaşı kazanabilselerdi, Fransa’nın da Ispanya gibi bir Müslüman ili haline gelmesi mümkün olabilirdi. Ispanya, bir süre Şam’dan gönderilen valiler tarafından yöne­tildi. Daha sonraları Ispanya Müslümanları kendi aralarından vali seç­tiler. Halife de bu seçimi tanımak zorunda kaldı. Ispanya, ilkönce Islâm imparatorluğundan ayrılacaktır.

Türk – Arap İlişkileri :

  1. Araplar, Sasanî Devletini yıktıktan sonra bütün İran’ı zapt et­mişler ve Türk ülkelerine kadar ilerlemişlerdi. Bu sıralarda Çinlilerin entrikaları ile Batı Göktürk Devleti karışıklıklar içinde bulunuyordu. Türk hükümdarı Tulu Han bu yüzden Sasanîlere yardım edememişti. Çin­liler 650 yılında Batı Götürk Devletini iki yabguluğa, birçok da tudunluğa ayırdılar. Türk beyleri arasında şiddetli bir iç savaş baş gösterdi, işte Araplar böyle bir zamanda Türk ülkelerine saldırmaya başladılar.

Halife Osman’dan sonra, Araplar arasındaki iç savaşlardan faydala­nan Toharistan Türkleri Horasan’ı ellerine geçirdiler. Muaviye Horasan’ı tekrar zapt etti. Basra ve Kûfe’den 50 bin Arap muhaciri ayırarak buraya gönderdi. Araplar Merv şehrini Türkler üzerine atılmak için bir ordugâh haline getirdiler. Fakat Abdülmelik’in halife olmasına kadar geçen zaman içinde ciddî bir harekette bulunamadılar. Diğer taraftan Horasan’a yer­leşen Araplar da birbirleriyle geçinemiyorlardı.

  1. I. Velid zamanında Horasan valiliğine Kuteybe tayin olun­du (705). Kuteybe, Araplar arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırdıktan sonra Ceyhun nehrini aşarak Maveraünnehir’e girdi. Uzun ve şiddetli bir
    kuşatmadan sonra bu bölgenin en önemli bir ticaret merkezi olan Baykent şehrini aldı. Araplar görülmedik derecede zulüm yaptılar. Burası baştan başa yağma edildi. Eli silâh tutan ne kadar adam varsa öldürüldü. Şehir neft ateşiyle yakıldı. Kuteybe Buhara ve Semerkant şehirlerini de eline geçirdi. Sonra Ceyhun vadisine ve Fergana’ya kadar ileri hareketlerde bu­lundu. Türkleri zorla Müslüman yaparak, onlardan bir ordu meydana ge­tirdi. Araplar, ancak bu Müslüman Türk ordusu ile Maveraünnehir’de tu- tunabilmişlerdir. Eğer Kuteybe fethettiği ülkelerden asker almak ve ordu meydana getirmek yolunu bulduğu gibi, o yerlerin halkının kalbini de kazanabilmiş olsaydı Müslümanlık çok daha önce Türkler arasında yayı­lırdı. Kuteybe iyi bir idare adamı değildi. Uygarlıkta çok ileri gitmiş olan Türk ülkelerini yağma etmekten ve yakıp yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Kuteybe, halife Süleyman’a karşı ayaklandığından ordusu ta­rafından öldürüldü.
  2. Halife Ömer bin Abdülaziz, Türklerle bir uzlaşma siyaseti izledi. Artık yağma ve fütuhattan vaz geçilecek, Müslümanlığı kabul edenlerden haraç ve cizye vergileri alınmayacak ve adaletle hareket edilecekti. Fakat Ömer bin Abdülaziz’in çok kısa süren hükümdarlığından sonra Araplar, tekrar Türkler üzerine saldırmaya başladılar. Bu yüzden Maveraünnehir Türkleri, Seyhun nehri boylarında bir devlet kurmuş olan Turgişlerin hükümdarı Bulu Handan yardım istediler. Sulu Han birkaç defa Mave­raünnehir’e girdi. Arapları fena halde bozguna uğrattı. Soğd Türkleri de ayaklandılar. Araplar, Maveraünnehir ve Toharistan’dan çıkarıldılar. Yal­nız ellerinde Buhara ve Keş gibi bir iki şehir kaldı.
  3. Nasr bin Seyyar: Arap komutanlarından Nasr bin Seyyar Türklere karşı iyi davrandı. O, bu milletin onurunun yüksek olduğunu, aşağı görülmeye katlanamayacağını herkesten iyi anlamıştı. Maveraün- nehir’i Arap egemenliği altına almakta güçlük çekmedi. Memleket eko­nomisinin yükselmesine ve eski ticaret yolunun açılmasına çalıştı. Bu zamanda Çinliler, Doğu Göktürk Devletini yıkarak nüfuzlarını Çu ırma­ğına kadar genişletmişlerdi. Türkler, Araplarla Çinliler arasında kalmış­lardı. Hangi tarafa geçerlerse dünya tarihinin akışı değişebilirdi. Onlar, eski düşmanları Çinlilere karşı Müslümanlığı üstün tutacaklardır.

EMEVÎLERÎN YIKILIŞINI HAZIRLAYAN SEBEPLER :

  1. Büyük bir imparatorluk kurmuş olan Emevî sülâlesinin yıkıl­masını hazırlayan sebepler çeşitlidir;
  2. Araplar arasında iç mücadele:
  3. Araplar, eskiden beri kuzey ve güney Arapları olmak üzere ikiye ayrılmışlardı ve birbirlerini hiç sevmezlerdi. Müslüman olduktan sonra da bu geçimsizlik devam etti.
  4. Emevîlerle Haşimîler arasında şiddetli bir rekabet vardı. Hali­feliği Emevîler elde edince, bir taraftan Ali’nin oğullan, diğer taraftan Peygamberin amcası Abbas’ın oğulları Emevîlere karşı faaliyete giriştiler, özellikle Şiîler fırsat buldukça Ali’nin torunlarından birini başa geçirerek ayaklanıyorlardı. Abbas oğulları ise gizli çalışıyorlardı. Bunlar, Emevîle- rin son zamanlarına doğru mükemmel bir örgüt meydana getirmişlerdi.
  5. Şiîlerden başka Haricîler de her fırsatta ayaklanıyorlar, impara­torluğu güç durumlara sokuyorlardı.

Emevîler, Müslümanlar arasında fark gözetiyorlardı. Başka milletler­den Müslüman olanlara Mevalî diyorlardı. Onlara köle gözüyle bakıyorlar ve hor görüyorlardı. Bu durum Müslümanlık ilkelerine tamamen aykırı idi. Emevîler Türklere de aynı gözle bakmakta idiler. Buna karşılık Türk- ler de Emevîlere düşman olan kuruluşlara yardım ettiler. Arap olmayan halk, Şuubiye denilen partiler kurdular; Arapların hiç bir suretle diğer milletlerden üstün olmadıklarını ileri sürdüler; onların kusur ve noksan­larını meydana çıkardılar.

Büyük başarılar kazanıp, çok miktarda ganimet elde edildiği sürece Emevîlerin haksız olarak başta bulunmalarına göz yumuluyordu. Fakat Türk ülkelerinde, Anadolu’da ve Fransa’da Arap orduları durdurulunca Emevîlere karşı hoşnutsuzluk arttı. Son zamanlarda Emevî ailesi arasında geçimsizlik başladı. Halife ol­mak için birbirleriyle mücadeleye giriştiler. Bu sebeplerin en önemlisi Arap zorbalığına karşı Türklerin karşı koymasıdır.

EMEVÎ DEVLETİNİN YIKILMASI :

  1. Abbasîlerin imamı olan İbrahim, hac yapmak üzere Mekke’ye gelen ve on dokuz yaşlarında ateşli bir ihtilâlci olan Horasanlı Ebumüs- lim’le görüştü. Onu, Emevîleri yıkacak olan ihtilâli hazırlamaya memur etti; kendisine aşağıdaki talimatı verdi:

«Seni kendi ailemizden sayıyorum. Horasan’a git. Sözlerimi unutma. Yemenlilerle anlaş. Rebialara karşı kuşkulu davran, bizim için en büyük düşman Mudarîlerdir. Her halde şüphe ettiğin her adamı öldür. Elinden gelirse Horasan’da Arapça konuşan tek bir adam bırakma…»

Emevî Devletinin son halifesi II. Mervan zamanında imparatorluğun birçok yerinde ayaklanmalar çıkmıştı. Horasanlı Ebumüslim de Merv yakınlarında etrafında topladığı kuvvetlerle ayaklandı (749); Merv şehrini zapt etti. Nasr bin Seyyar’la Irak valisinin orduları yenildikten sonra, Rey şehri alındı. Şam ordusu da İsfahan’da yenildi. Ebumüslim, Abbasî sülâlesinden Ebül Abbas Abdullah’ı Kûfe’de halife ilân etti (750).

  1. Mervan, büyük bir ordu ile Zap ırmağı kıyılarına kadar gelmişti. Burada Abbasî ordusu ile Emevîler arasında büyük bir meydan savaşı oldu. II. Mervan yenilgiye uğradı ve Mısır’a kaçtı. Orada saklandığı bir kilisede yakalanarak öldürüldü. Bu suretle Emevî sülâlesi yıkılmış, ye­rine Abbasîler geçmiştir.

E — ABBASÎLER (750-1258)

  1. Abbasîler de Emevîler gibi babadan oğula geçen bir saltanat kurdular. Fakat Abbasî Devleti millî bir Arap devleti olmaktan çıkmış, Türklerin üstünlük kazandığı bir Müslüman devleti olmuştur. Ebül Ab­bas Abdullah bütün Emevî sülâlesini öldürttü. Çok adam öldürdüğü için kendisine kan dökücü anlamına Seffah denildi. Irak’taki Haşimiye kasa­basını hükümet merkezi yaptı; ötede beride çıkan ayaklanmaları da bas­tırdı.
  2. Ebumüslim, Horasan’da bulunuyordu. 751 yılında bir Çin or­dusu yenildi. Bu zafer Türklerin Müslümanlığı millî bir din olarak kabul etmelerine sebep oldu. Çinliler, Batı Türk ülkelerinden çekilmek zorunda kaldılar.

Ebül Abbas’tan sonra halife olan Mansur, Bağdad şehrini kurarak devlet merkezini buraya getirdi. Abbasî sülâlesini başa geçiren Ebu- müslim’i bir hile ile Badad’a getirerek öldürttü. Ali’nin oğlu Hasan’ın torunlarının çıkarmış oldukları ayaklanmaları bastırdı. Belh Türklerin­den olan Bermek’e devlet yönetiminde önemli görevler verdi (Bermek- oğulları Abbasî Devletine büyük hizmetler göreceklerdir).

Bundan sonra sırası yle Mehdi, Harun Reşid, Menıun ve Mutasım halife oldular. Bu hükümdarlar zamanı Abbasî imparatorluğunun en parlak devridir.

HARUN REŞİD VE OĞULLARI :

  1. Abbasî halifelerinden doğuda ve batıda en çok ün kazananı Ha­run Reşid’dir. Bu hükümdar Bermekoğullarının nüfuzunu çekemiyordu. Adalete uymayan bir hareketle bunları öldürtmüştür. Bu zamanda Ku­zey Afrika’da Ağlebîler bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Harun Reşid, Karolenj imparatoru Şarlmanla siyasal ilişkilerde bulunmuş, ona, çok makbule geçen ve Avrupalılar tarafından bilinmediği söylenen bir çalar
    saat göndermiştir. Harun Reşid zamanında BizanslIlara karşı parlak za­ferler kazanılmıştır.

Harun Reşid’den sonra başa Memun ve ondan sonra da Mutasım geçti. Her iki hükümdar Türklere karşı yakınlık gösterdiler ve en önemli yer­lere Türkleri tayin ettiler.

  1. Memun bilime ve felsefeye önem verdi. İslâm dininin akla uy­gun şekilde gelişmesine çalışan Mutezile mezhebine taraftar oldu. Muta­sını, Türklerden ayrı bir hassa ordusu meydana getirdi. Bizans sınırına

ABRASÎLERİN BİZANSLILARLA ÇARPIŞMALARI :

  1. Abbasîler başa geçtikleri sıralarda Bi­zans’ta Isavriya sülâlesi bulunuyordu (bkz. Pa­ragraf: 27). İmparator
  2. Konstantin, Emevî- lerin son zamanlarında çıkan karışıklıklardan faydalanarak Müslü- manlar üzerine yürü­müş ve bazı şehirleri de almıştı. Abbasîler duruma hâkim olduk­tan sonra, Bizans üzeri­ne ordular gönderdiler. Mehdi zamanında Müslümanlar Samsun’a kadar ilerlediler. Ankara şehri zapt edilerek yakılıp yıkıldı. Harun Reşid ordularının başında olarak Üs­küdar önlerine kadar ilerledi. Anadolu sınırında Avasım adı verilen bir sınır ili meydana getirildi. Harun Reşid, bir vıl hacca, bir yıl da Bizans’a gazaya gidiyordu. împaratoriçe iren ve ondan sonra başa geçen Nikefor, Harun Reşid’e vergi vermek şartıyle barış yapabildiler. Memun zama­nında BizanslIlarla savaşlar devam etti. Girit adası alındı. Kuzey Afri­ka’daki Aglebîler de Sicilya’yı fethettiler.

Mutasım, Bizans sınırlarındaki kalelerde bulunan askerleri geri aldı. Bizans imparatoru Teofil, Müslümanlar üzerine yürüyerek Mutasım’ın doğduğu Zapetra şehrini yakıp yıktı. Bunun öcünü almak için Mutasım da büyük bir ordu ile Anadolu’ya girdi. Ankara Türk askerleri tarafın­dan zapt edildi. Sonra bütün yolların geçit noktasında bulunan Amorium üzerine yüründü. Kale gayet müstahkemdi. Her burcunun fethi bir ko­mutana verildi. Şehir, kanlı bir savaştan sonra alındı. Ahalisi kılıçtan geçirildi. BizanslIlarla savaş bundan sonra da aralıksız olarak devam etti. Malatya emiri Ömer ile Tarsus emiri Ali bin Yahya ve diğer birçok komutan BizanslIlarla çok şiddetli savaşlar yaptılar.

Abbasî Devletinin zayıflamaya başladığı X. yüzyılda Bizanslılar sal­dırıya geçtiler. Makedonya sülâlesinden gelen imparatorlar Güney Ana­dolu’yu ve Suriye’yi zapt ettiler (bkz. Paragraf: 28).

Bu zamanda Musul ve Halep taraflarında bir beylik kuran Hamda- nîler BizanslIlara karşı başarılı savaşlar yaparak Islâm dünyasını koru­muşlardır.

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI;

  1. Emevîler, Türklere karşı düşmanca hareket etmişler ve Türk ülkelerini yakıp yıkmışlardı (bkz. Paragraf: 102, 103). Müslümanlık bu zamanda Türkler arasında yayılmadı. Zaten Emevîler de Türklerin Müs­lüman olmalarını istemiyorlardı. Çünkü Islâm hukukuna göre Müslüman olanlardan cizye ve haraç vergisi alınmazdı. Araplar, gelirlerinin azal­maması için Türklerin Müslüman olmalarını istememişler, Türkler de Müslümanlığa karşı çekingen davranmışlardır.

Türkler, Ebumüslim’in başa geçirdiği Abbasî Devletini benimsedi­ler. Çinlilerin Batı Türk illerini tekrar nüfuzları altına almak istemeleri üzerine Müslümanlar tarafını tuttular ve Ebumüslim’in Çinliler üzerine gönderdiği kuvvetin Talas’ta galip gelmesini sağladılar (751). Türkler bu zaferden sonra geniş ölçüde Müslümanlığı kabul ettiler; batıya doğru ilerleyerek Islâm dünyası içinde önemli bir rol aldılar. Abbasîlerin ilk zamanlarından başlayarak ordu komutanlıklarını, devletin malî, İdarî ve mülkî en yüksek mevkilerini ellerine geçirdiler. Bizanslılar üzerine gön­derilen kuvvetlerin komutanları Türklerden seçiliyor ve Avasım eyaleti emirlikleri Türklere veriliyordu. Annesi Türk olan Memun, Horasan va­liliği ve halifeliği zamanında Türklerin Müslümanlığa girmelerine çalıştı; Mutasım, Türk akerlerine diğer milletlere mensup olanlardan çok daha fazla değer verdi. Mutasım, Türk askerleri sayesinde Amorium’da galip gelmiştir.

  1. Abbasîler, X yüzyılın başlarında iç ayaklanmalar yüzünden zayıf bir duruma düştükleri sırada Bizanslılar, Müslümanlar için tehlikeli olmaya başladılar. Abbasîler, bu zamanda Türkler arasında din propagan­dasını artırdılar. Karahanlılar, Volga Bulgarları, Oğuz Türkleri ve diğer Türk boyları Müslümanlığı kabul ettiler. Türkler kitle halinde Müslü­manlığa giriyorlardı. Taşkent ve Farab bölgelerinde 200 bin ailenin hep birlikte Müslüman olduğu görüldü. Türkler zorla Müslüman olmuyorlardı. Bu zamanda Abbasî Devletinin nüfuzu kalmamıştı. Maveraünnehir’de ayrı ayrı devletler kurulmuştu. Türkler Müslümanlığı diğer dinlerden üstün buldukları için kabul etmişlerdir.
  2. Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleriyle Müslümanlık da büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu. Türkler bundan sonra Ön-Asya tarihinde her bakımdan çok önemli bir rol oynamışlardır.

ABBASÎ İMPARATORLUĞUNUN PARÇALANMASI :

  1. Abbasîler, Ispanya’dan Maveraünnehir’e kadar uzanan çok geniş bir imparatorluğu ellerinde tutamadılar. Daha Harun Reşid zamanında, Kuzey Afrika’da Ağlebî Devleti kurulmuştu.

Devlet merkezinin Şam’dan Bağdad’a götürülmesi, bu imparatorluğu bir kara devleti haline getirmişti. İmparatorlukların uzun süre devam edebilmeleri için geniş ölçüde denizlerden yararlanmaları lâzımdır. Ül­kelerin bir iç deniz etrafında bulunması ve hükümet merkezinin deniz kıyısında veya denize çok yakın olması bir imparatorluk için en iyi durumdur.

Merkezden çok uzak kalan Ispanya ve Kuzey Afrika, imparatorluk­tan hemen ayrıldı. Daha birçok yerde bağımsız devletler ortaya çıktı.

Her ne kadar bu devletler Bağdad’da oturan Abbasî halifelerinin yüksek egemenliğini ve din başkanlığını tanıyorlarsa da gerçekte tama­men bağımsız olarak hareket ediyorlardı. Bu devletler şunlardır:

  1. — İspanya’da Endülüs Emevî Devleti;
  2. İdrisîler, Ağlebîler, Tulonoğullan, Akşitler (Ihşitler), Fatımîler;
  3. — İran, Horasan ve Maveraünnehir’de Tahiroğulları, Saffarîler, Samanoğulları, Büveyhoğulları.

ABBASÎLERİN SON ZAMANLARI VE YIKILIŞLARI :

  1. Abbasîlerin son zamanlarında bütün nüfuz Emir-ül ümera de­nilen komutanların eline geçmişti. Bunlar, istediklerini halife yapıyor­lardı. Kendi başlarına hareket eden valilerin merkezle bağlılıkları kal­mamıştı. Abbasîler, ancak Peygamberin amcasının oğulları oldukları için başta bulunuyorlardı. Büveyhoğulları Abbasî halifelerini çok güç durum­lara sokuyorlardı. Halife Kaim Bieınrillâh ancak Tuğrul Beyin yardımı ile Büveyhoğullarınm baskısından kurtulabilmişti (bkz. Paragraf: 157).

Cengiz istilâsı karşısında Abbasîler seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadılar. İran’da bir devlet kuran Cengiz’in torunlarından Hulâgu, Bağdad üzerine yürüdü. Son Abbasî halifesi Müstasım’a hâzinelerinin yerlerini söylettikten sonra, onu, bir çuvala koyarak bir bölük süva­rinin ayakları altına attı. Bu suretle Bağdad’daki Abbasî Devleti sona erdi (1258).

Mısır’da Abbasîler: Bağdad’ın Moğollar tarafından zaptından sonra Müstasım’m amcası Mustansır Mısır’a kaçarak Memlûk Sultanı Baybars’a sığındı. O da îslâmlar üzerindeki nüfuzunu artırmak amacıyle Mustan- sır’m Mısır’da halifelik yapmasına izin verdi. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zapt ederek Abbasî halifeliğini’kaldırmıştır. Bundan sonfa Osmanlı padi­şahları bütün Müslümanların halifesi olmuşlardır.

F — ENDÜLÜS EMEVfLERİ (756-1031)

  1. Abbasîlerin elinden kurtulan Emevilerden halife Hişam’ın toru­nu Abdurrahman, bir süre Kuzey Afrika’da Berberîler arasında kaldıktan sonra, karışıklıklar içinde bulunan Ispanya’ya geçti. Abdurrahman uzun mücadelelerden sonra merkezi Kurtuba şehri olan Endülüs Emevî Dev­letini kurmayı başardı. Abbasîler tarafından üzerine gönderilen Kuzey Afrika kuvvetlerini yendi. Narbon üzerine yürüyen Kısa Pepen’le bir anlaşma yaptı. Şarlman, Saragosta’da bunun zamanında yenildi (bkz. Pa­ragraf: 186). Abdurrahman içte ve dışta kazandığı bu başarılardan sonra kendi adına hutbe okuttu ve para bastırdı. Fakat halife unvanını almadı. Kendisinden sonra yerine I. Hişam, ondan sonra da I. Hakem geçti.
  2. Abdurrahman, Bizans’la dostluk ilişkileri kurdu. îç ayaklanmaları bastırdı. Hıristiyanlara ve Normanlara karşı da başarılı savaşlar yaptı. Uygarlığın ilerlemesine önem verdi. Ölümünden sonra Endülüs Emevî Devleti büyük tehlikelerle karşı karşıya kaldı. Kuzeyde kurulan Leon Krallığı îslâmlar üzerine hücuma hazırlanıyordu. İç ayaklanmalar ve Normanlarm saldırıları devleti çok zor duruma soktu.
  3. ABDURRAHMAN VE II. HAKEM DEVRÎ :
  4. III. Abdurrahman, Endülüs Emevî Devletinin en güçlü hüküm­darlarından biridir. İç ayaklanmaları bastırdıktan sonra Leon Krallığının saldırısını durdurdu. Fatımîlerin saldırısına uğrayan İdrisîlere yardım etti. Memleketi imara çalıştı. Kurtuba’ya üç saat uzaklıkta Medinetüz- zehra adiyle yeni bir şehir kurdu. Burada çok büyük bir saray yaptırdı. Tarımı geliştirdi. Kanallar açtı. Ticaret filosu meydana getirdi. Zamanı, Endülüs Müslümanları için pek parlak bir uygarlık devri oldu. Kendisi de halife unvanını aldı.
  5. Yerine oğlu II. Hakem geçti. Bu hükümdar daha babasının sağ­lığında iken kendisini halka sevdirmişti. O da uygarlığın ilerlemesi için çalıştı. Bilime önem verdi. Zamanında Kurtuba medreseleri İbnürrüşt gibi İslâm dünyasının en yüksek bilginlerini yetiştirecek derecede ge­lişti. Avrupa’dan birçok genç, bu medreselerde okudu. Tarım ve ticaret

çok fazla ilerledi, ihtiyaçtan fazla olan ürünler, çeşitli pazarlara gönde­rildi. İstanbul’da bile Endülüs ürünleri bol bol satılıyordu.

ENDÜLÜS EMEVÎLERİNİN SONU :

  1. II. Hakem’den sonra Endülüs Emevî Devleti yıkılmaya başladı. Iç karışıklıklar kuzeydeki Hıristiyan beyliklerine fırsat veriyordu. Bu zamanda Leon ve Navar Devletlerinden başka bir de Kastilya Devleti kuruldu. Bunlar Ispanya Müslümanlannı yarımadadan çıkarmaya veya yok etmeye çalışıyorlardı. Mansur adında bir vezir bir süre Hıristiyan- lara karşı başarılı savaşlar yaptıysa da ölümünden sonra memleket tekrar karışıklık içinde kaldı. Emevî prensleri arasında saltanat kavgaları olu­yordu. Hatta bunlar başa geçmek için Hıristiyanlarla birleşmekten bile çekinmiyorlardı. Memleket harap oluyor, medreseler yıkılıyor, kütüpha­neler mahvoluyordu. Nihayet halk Fas’taki İdrisîlerden Ali bin Hamud’u yardıma çağırdı. Bu adam bir süre duruma hâkim olduysa da halkı hoşnut edemedi. Tekrar Emevîler başa geçtiler. Memleket tamamen parçalandı.

Her il kendi başına hareket ediyor, hiç bir vali merkezi dinlemiyordu. Son halife III. Hişam’m bu durumdan üzülerek hükümdarlıktan istifa etmesiyle Endülüs Emevî sülâlesi sona erdi (1031).

ENDÜLÜS’TE BEYLİKLER :

  1. Emevî sülâlesinin ortadan kalkmasından sonra Endülüs’te bey­likler devri başlar. Dört yüz yıldan fazla devam eden bu beylikler zama­nında uygarlık bakımından önemli eserler meydana getirildi. Beyliklerin en kuvvetlisi merkezi Işbilye şehri olan Beni Abbad Devleti idi. Bunlar, diğer beylikleri de yönetimleri altına alarak Hıristiyanlarla mücadeleye giriştiler; fakat Hıristiyanların güneye doğru inmelerine karşı koyama­dılar. Bunun üzerine İspanya Müslümanları Fas ile Cezayir’in bir kıs­mında devlet kurmuş olan Murabıdlardan yardım istediler. Murabıdlar Devletinin hükümdarı Yusuf bin Tafşin kuvvetli bir ordu ile Endülüs’e geçti. Hıristiyanları Zallaka meydan savaşında ağır bir yenilgiye uğ­rattı (1086). Müslümanlar bu başarıdan gereği kadar yararlanamadılar. Hıristiyanların yeniden saldırışına karşı tekrar Endülüs’e geçen Yusuf bin Tafşin Müslüman beyliklerin birçoğunu kaldırdı. Bu ülkeyi kendi devletine bağladı. Daha sonra Murabıdlar Devleti yerine kurulan Mu- vahhidler Devleti, Endülüs Hu-istiyanları ile şiddetli bir savaşa girişti. Fakat istenilen sonuç alınamadı. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar Hıristiyanların çok işine yarıyordu. Muvahhidler 1212 yılında Las Na- vas’ta Hıristiyanlarla yaptıkları savaşı kaybedince Ispanya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bundan sonra beylikler yine ortaya çıktı. Bunların içinde en önemlisi, merkezi Gırnata şehri olan Beni Ahmer Devleti idi. Bu devlet zamanında parlak bir uygarlık göze çarpar. Gırnata’da yapılan Elhamra Sarayı Islâm sanatının en yüksek eserleri arasındadır (bkz. Re­sim: 23).

MÜSLÜMANLARIN ENDÜLÜS’TEN ÇIKARILMALARI :

  1. Aragon kralı Katolik Ferdinand’la Kastilya kraliçesi İzabella’- nın evlenmeleri sonucunda iki krallık birleşmiş ve kuvvetleri de artmış oldu. Bunlar Gırnata şehrini kuşatarak zapt ettiler (1492). Bütün Müs­lümanlar kılıçtan geçirildi. Kütüphaneler yakıldı, camiler yıkıldı. Sekiz yüz yıllık Ispanya Islâm uygarlığı dünya yüzünden silindi. Fakat Islâm kültürünün izlerine Ispanya’da hâlâ rastlanmaktadır.

G — MÜSLÜMAN UYGARLIĞI

  1. Araplar geniş bir imparatorluk kurdukları gibi parlak bir uy­garlık da yarattılar. Müslümanlık Araplara yeni bir hukuk ve devlet düzeni getirmiştir. Kısa zamanda imparatorluk içinde yaşayan ve Müs lümanlığı kabul eden diğer milletlerin de çalışmalarıyle fikir, bilim ve sanat bakımından yüksek bir uygarlık meydana getirildi. Türklerin ve Iranlılarm bu uygarlığın yaratılmasında büyük payları vardır.

DEVLET ÖRGÜTÜ:

  1. Peygamber, Müslümanların hem dinî, hem de siyasî başkanı idi. Kendisinden sonra devlet şeklinin ne olacağı hakkında hiç bir şey bil­dirmemişti. Yalnız hastalandığı zaman Ebubekir namaz kıldırmıştı. Pey­gamberden sonra din ve devlet başkanı olan dört halife de bir çeşit seçimle iş başına geçtiler. Bun­lar, Peygamberin vekili (halife) olarak ölünce­ye kadar makamlarında kaldılar. Halifeliği sı­rasında Ebubekir’e en yakın arkadaşı Ömer,

Ömere de Ali yardım etmiştir.

Halifelik, Emevîler zamanında babadan oğ­la geçmeye başladı. Emevîler Müslümanlı­ğa tam anlamıyle inan­mış kimseler değillerdi. Bazen sarhoş olarak da camiye gittikleri görü­lüyordu. Henüz merkez örgütü kurulmamıştı. Halife ileri gelen kabi­le başkanlarının fikir­lerini almakla beraber, karar vermekte tama­men serbestti. Emevîler çok düzenli bir posta örgütü.kurdular. Bu sa­yede illerden günü gü­nüne haber alınıyordu.

Abbasîlerde de ha­lifelik babadan oğla geçmiştir. Yalnız bun­lar, Peygamberin amcasının oğulları oldukları için, başta bulunmaları tartışılmamıştır. Abbasîler zamanında devletin en yüksek memurlarına vezir denirdi, iki türlü vezirlik vardı. Biri devletin işlerini geniş bir yetki ile gören tefviz vezirliği, diğeri, hükümdarın şahsî işlerine bakan tenfiz vezirliği idi. Abbasîler zamanında malî, askerî ve posta işlerine bakan

dairelere divan denirdi. Abbasî halifelerinin nüfuzlarının azaldığı son za­manlarda bütün kuvvet ve yetki askerî komutanların (Emir-ül ümera) eline geçmiştir.

  1. Devletin merkezi ilkönce Medine şehri idi. Ali zamamnda Küfe oldu. Emevîler Şam şehrine götürdüler. Abbasîler Bağdad’ı kurarak mer­kez burasını yaptılar (bkz. Harita: 7).

İllerin yönetimine valiler bakardı. Emevîler zamanında valilere çok geniş yetkiler verildi. Vali o ilin hem en yüksek mülkî memuru, hem de en büyük komutanı idi. Emri altında askerî birlikler bulunurdu. Ab­basîler zamanında iller küçültüldü.

  1. ilk zamanlarda adalet işlerine halifeler bakarlardı. Yeni ülkeler fethedilince uzak illerin adalet işlerine bakmak üzere kadılar gönderil­mek lâzım geldi, ilk kadıyı Ömer tayin etti. Kadılar, ellerindeki Kur’an’a göre karar evrirlerdi. Kur’an’da bulamadıkları hususlar hakkında Pey­gamberin sözlerinden ve hadislerinden faydalanırlardı. Yezid zamanına kadar adalet işleri kanuna dayanılarak yürütüldü. Kanunu ilk defa çiğ­neyen ve şüphe üzerine adam hapseden veya öldüren Irak valisi Übey- dullah’tır.
  2. Araplar malî örgüte çok önem vermişlerdir. Hâzineye Reytül- mal derlerdi. Devletin geliri zekât, cizye, haraç, asar ve gümrük vergileri idi. Toplanan paraların büyük bir kısmı Araplara maaş olarak dağıtılırdı. Bütün Arap ailelerinin defterleri tutulurdu. En çok maaş alanlar Kureyş kabilesinden olanlardı. Bir miktar para da savaş giderlerine ve bayındırlık işlerine ayrılırdı. Abdülmelik’e kadar Araplar Bizans ve Sasanî paralarını kullanmışlardır, ilk Arap parasını Emevî halifelerinden Abdülmelik bas­tırdı.

ORDU :

İlk zamanlarda her eli silâh tutan Arap askerdi. Daha sonraları düzenli bir askerî örgüt kuruldu. Yeni ülkeler fethedilince buralarda v – ordugâhlar meydana getirildi. Irak’ta Basra ve Küfe şehirlerine Araplar j/erlpstirijerek kpndilprinp İran’ın ve Türk illerinin fethi görevi verildi. Suriye’de de bu şekilde Filistin, Dımışk, Kinnesrin, Ürdün ve Humus ordugâhları kuruldu. Bunlar da Bizans’ın fethine memur ed İdi. Mısır’da Füstat, Kuzey Afrika’da Kayruvan birer askerî Arap şehri idi (bkz. Harita: 7).

  1. Araplar, Müslümanlığın etkisiyle çok büyük kahramanlıklar göstermişlerdir. Müslümanların inanışına göre savaşta ölenler şehit sayı­lırlar ve cennete giderlerdi. Sağ kalanlara da gazi denirdi. Bunlar zapt olunan ülkelerden alınan ganimetlerle dünyada rahat bir hayat geçirir­lerdi Düşmanın malı, canı helâldi. Ancak elde edilen ganimetlerin beşte biri devlet hâzinesine (beytülmal) verilir, geri kalan aralarında bölü­şül ürdü. Abbasîler, diğer milletlerin yardımıyle başa geçtikleri için orduya Arap olmayanları da aldılar, özellikle Türkler, zaman geçtikçe önem kazandılar. Araplar kuvvetli bir donanma da meydana getirmişler ve Bizans’ı kuşatmışlardır. Mısır ve Tunus’ta tersaneler kurulmuş, bu sayede Akdeniz ülkelerini elde tutmak imkânı kolaylaşmşıtır.

SOSYAL HAYAT:

  1. Müslümanlıkta insanlar arasında fark olmamakla beraber, im­paratorluğu kuran Araplar kendilerini diğer milletlerden üstün görmüş­lerdir. Arap imparatorluğunda üç sınıf halk vardı: Araplar:  Bunlar yüksek sınıf sayılır, askerlik yaparlar ve dev­letten maaş alırlardı.
  2. Mevalî: Arap olmayan Müslümanlardı. Emevîler zamanında hor görülmüşlerdir. Islâm uygarlığını meydana getiren bu sınıftı. Araplar Mevalî olanlara kız vermezlerdi.

Mevalî olanlar zaman geçtikçe tarım, ticaret ve sanatla zenginleştiler. Bir burjuva sınıfı meydana geldi. Silâh fabrikaları ve ekonomi ellerine geçti. Nihayet bu sınıfın reaksiyonu ile Emevîler yıkılmışlardır. Abbasîler zamanında Araplarla Mevalî arasında resmen eşitlik ilân edildi. Bundan sonra Araplar önemlerini kaybetmiş, yerlerini Türkler almıştır.

  • — Müslüman olmayanlar:          
  • Bunlar da ikiye ayrılır:
  • a) Ehli kitap,
  • b) Ehli küfür.

Ehli kitap olanlar Hıristiyanlarla Yahudilerdir. Müslümanlıkta Musa ve Isa dinleri hak dini olarak kabul edilmiştir. Diğerleri de başka dinlerde olanlardır (Putperestler, Budistler, Mani dininden olanlar). Bu üçüncü sınıftan haraç ve cizye adında Müslümanlardan alınmayan bir vergi alı­nırdı. Bundan başka bir de esirler vardı.

Müslümanlık kadınla erkeği birbirinden ayırmıştır. Kadınların ta­mamen kapalı bulunması gerekti. Her evde haremlik ve selâmlık yerleri bulunurdu. Bir arada toplanılmazdı. Evlerin pencereleri orta yerde bulu­nan avluya açılırdı. Bir erkek nikâhlı olarak dört kadın alabilirdi. Erkek için karısını boşamak çok kolaydı.

DlL VE EDEBİYAT :

  1. _ Arapça, Abdülfnelik zamanında resmî dil haline getirildi. Daha önceleri yerli diller de kullanılıyordu. Tetîiedileinilkeler halkının Müs­lümanlığı kabul etmeye ve Arapçayı öğrenmeye mecbur tutulmaları yü­zünden, bunlar benliklerini kaybettiler; Mısır ve Kuzey Afrika ahalisi

Araplaştı. Ispanya’da bulunan Gotlarla Iberler de Araplaştılar. Iran ve Türkistan’da bu etki az oldu. Kuvvetli bir Fars dilinin bulunuşu ve kitle halinde Türklerin Müslüman oluşları İranlIların ve Türklerin millî ben­liklerini kaybetmelerine engel olmuştur.

Arap edebiyatının esası, kelime sanatı ve ahengidir. Konu her zaman kelimeye ve ahenge feda edilmiştir. Emevîler zamanında en önemli şairler Cerir, Ferezdak ve Ahtal idi. Bu devirde Kitabet de gayet kuvvetle gelişti. Siyası söylevler Arap tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Bazen bir dakikalık güzel bir söz savaşın kazanılmasına sebep olurdu. Araplar çok heyecanlı bir milletti. O anı kullanmasını bilenler kazanmışlardır. Abbasîler devrinde felsefî fikirler de edebiyata girmiştir.

FÎKÎR HAYATI :

  1. Islâmiyette fikir hayatının kaynağı Kur’an’dır. Arap bilginleri çeşitli yönlerden Kur’an üzerinde titizlikle, ve dikkatle çalıştılar. Arap lügat ve grameri yapıldı. Fikir hayatı özellikle Abbasîler zamanında bü­yük bir gelişme gösterdi. Islâm hukukuna ve dinine ait birtakım bilim­ler meydana geldi. Pozitif bilimlerde de diğer milletlerden faydalanılarak orijinal eserler meydana getirildi. Bu bakımdan Müslüman uygarlığında gelişen bilimleri iki kısma ayırabiliriz:

.1 — Islâm bilimleri (tefsir, hadis, fıkıh, kelâm);

2 — Pozitif bilimler «dışarıdan ge^en bilimler» (tıp. kimya, mate-

İslâm bilimleri:

Tefsir; Kur’an’ı yorumlayan, anlamını açıklayan bir bilimdir.

Hadis; Peygamberin sözlerinin doğru olanlarını meydana çıkarmak ve toplamak bilimidir. Çünkü birçok da uydurma hadis ortaya çıkmıştı.

Hadis hakkında en değerli eseri yazan Türk bilgini imam Buharî’dir.

Kitabı, Buharalının Doğruları (Sahih-i Buharı) adını taşır.

Fıkıh; Islâm hukuk bilgisi olup, Kur’an ve hadislere dayanılarak meydana getirilmiştir. Fakat yeni ülkeler zapt edilince Arabistan haya­tına göre hazırlanan kanunlar ve hadisler kâfi gelmemiştir. Bunun için de Kıyas, İcmâ-ı Ümmet ve İstihsan (iyi görmek) denilen yollara baş vurulmuştur. Her hukuk bilgini, kendi içtihadına göre bir mezhep mey­dana getirmiştir. Bu mezhepler içinde en önemlileri, Hanefî,

Maliki, Şafiî ve Han- belî’dir. Bu dört mez­hebe taraftar olan Müslümanlara Ehl-i Sünnet (Sünnî) de­nir. Türklerin büyük bir kısmı Hanefî mezhebini kabul et­miştir. tmam-ı Azam tarafından kurulan bu mezhep Türk sos­yal hayatına en çok uyanıdır.

Kelâm; dinî ina­nışları, metafizik ve tabiat bilimlerinden faydalanarak ispat etmeye çalışan Islâm felsefesidir.

Pozotif bilimler

Kahire’de El-Ezher Camii. (X. yüzyılda önem vermediler. Fe- yapılmıştır, minaresi XV. yüzyılda inşa edilmiştir), fetihler durduktan ve etrafta bulunan milletlerle yakından ilişkiler kurulduktan sonra, pozitif bilimlerde de ilerlemeler görüldü. ilkönce geniş ölçüde bir tercüme işine girişildi. Halife Memun za­manında çeşitli konularla uğraşan tercüme kurulları meydana getirildi. Yunancadan. Sanskritçcden, Farsçadan birçok eser tercüme edildi. İlkçağın hemen hemen belli başlı bütün kitapları Arapçaya çevrilerek bilgin­lerin bunlardan yararlanmaları sağlandı. Felsefeye, tıbba, matematiğe ait kitaplar incelendi. Bundan sonra telif eserler ortaya çıktı.

Memun, okumuş yazmış, bilgin bir hükümdardı. Dinin geleneğe ve göreneğe göre olmayıp akla uymasına çalışan ve kendilerine Mutezile denilen bilginlerin tarafını tuttu. Bunlar, düşüncelerinde aklı esas olarak kabul ettikleri için kurdukları okula İslâm rasyonalizmi de denir.

İslâm bilginleri çok önemli keşiflerde bulunmuşlardır: Lavoisier (La- vuaziye) kadar önemli bir rol oynayan Râzî, asit sülfüriği keşfetmiştir. Harzcmli Musa kardeşler matematik ve astronomide büyük başarılar

İslâm dünyasında gerçek felsefe Farabî ile başlar. İbni Sina ve İbnürrüşt büyük filo­zoflardır. Ebülreyhan Elbirunî Müslümanlara Hint felsefesini tanıt­mıştır. Bu büyük bilgin ve fikir adamlarından birçoğu Türk’tür.

Müslüman medseselerinde pozitif bilimler ve felsefî bilgiler geliştiğf bu devirde Avrupa, bu alanda çok geri bir durumda idi. İspanya ve Si­cilya medreselerine devam eden Hıristiyan çocukları eski Yunan bilimini Araplardan öğrendiler. Müslümanlar tarih yazıcılığında da başarı sağla­dılar. Tarihî olayları felsefî bir görüşle inceledikleri gibi, olayları en doğru şekilde aksettirmeye büyük önem verdiler. Taberî, Mesudî, İbnül- esir ve İbni Haldun ünlü tarihçilerdendir.

TARIM, SANAYİ VE TİCARET :

  1. Müslümanlık insanları çalışmaya yöneltiyordu.. Dokuz günlük bir ömür için on günlük çalışmak lâzımdı. Tarım eski bilgilerden de fay- tîaîârillirak bir bilim haline getirildi. En yüksek mevkilerde bulunanlar bile tarımla uğraşmaktan zevk duyarlardı.

Halifeler su kuyuları kazdırdılar; su kaynakları bulanlara mükâfatlar vaat ettiler. Suları toplamak için bentler, dağıtmak için de kemerler yap­tırdılar. Su işlerine bakmak için Su Divanı meydana getirildi. Kanallar açıldı. Güzel bahçeler yapmak için büyük paralar harcandı. Çeşitli ülke­lerden tahıl ve meyve tohumları getirilerek, geniş bir alana yayılmasına çalışıldı. Ağaç cinsleri ıslah edildi.

  1. ilk devirlerden başlayarak maden ve silâh sanayiine önem ve­rildi. Şam’da çok iyi çelik yapılırdı. Maden eşyalar arasında vazolar, ibrikler, tepsiler, lambalar ve çeşitli, kaplar vardı. Bunların üzerleri oy­malar, kakmalar, nakışlar ve resimlerle süslenirdi (bkz. Resim: 27).

Keramik ve cam işleri de çok ilerlemişti. Mineli çömlekler, altın yaldızlı porselenler yapılırdı. Mısır’ın, Suriye’nin ve Bağdad’ın cam işleri çok tanınmıştı.Dokumacılık ileri gitmişti. Yapağı, keten, pamuk, tiftik, deve yünü, ipek ve sırmadan kumaşlar dokunurdu. Musul ince kumaşlar dokumakla ün yapmıştı.

  1. Bu devirde doğu ile batı arasında geniş ölçüde ticaret yapıldı. En önemli iskeleler Basra, Aden, İskenderiye, Tanca, Kadiks, Kartaca, Barselon (Barselona) idi (bkz. Harita: 7). En çok BizanslIlarla ilişkilerde bulunuldu. Arap gemileri baharat, koku, inci, değerli taş ve güzel ipekli kumaşlar almak için Kalküta ve Sumatra’ya kadar giderlerdi. Çin’den daha çok kervanlarla mal gelirdi. En büyük ticaret yolu Mısır’dan geçi­yordu.

GÜZEL SANATLAR :

  1. Müslüman sanatı Iran, Türk ve Bizans sanatının etkisiyle mey­dana geldi. Arapların millî bir sanatları yoktu. Orijinal Müslüman sanatı yavaş yavaş doğdu. Kubbeli camiler, süslü saraylar yapıldı. Yarım daire kemerler yerine at nalı şeklinde kemerler kullanıldı. Duvar ve tavan­lardaki geometrik şekiller, bitki resimleri ve süslü yazılar Arap sanatının özelliğidir. Buna Arabesk denir. En önemli mimarî eserler Kudüs’te Ömer Camii, Mısır’da Ezher ve Ibni Tulon camileri, Ispanya’da Gırnata şeh­rindeki Elhamra sarayıdır (bkz. Resim: 19, 22, 23, 26).

Araplar, din bakımından yasak olduğu için ressamlık ve heykeltı­raşlıkla uğraşmadılar. Fakat oymacılık, kakmacılık ve nakkaşlık gibi süsleyici sanatlarda çok ileri gittiler.


Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YORUM