GÜNEY AVRUPA’NIN EKONOMİK BİR GÜÇ OLARAK ORTAYA ÇIKIŞI

Paylaş
 

GÜNEY AVRUPA’NIN EKONOMİK BİR GÜÇ OLARAK
ORTAYA ÇIKIŞI

İsa öncesindeki son üçbin yıl süresince Güney Avrupa, tedrici ola­rak, gelişmiş bir takım endüstri, ticaret ve siyasal sisteme sahip kala­balık nüfuslu sitelerden oluşan ve zengin bir kültür geliştiren bir’ böl­ge olarak ortaya çıkmıştır. Aynı dönem boyunca, Orta ve Kuzey Avru­pa’da yaşayanlar da doğal çevrelerinin dışında bir hayat sürdürebilme becerilerini önemli ölçüde geliştirmişlerdir; fakat birçok konuda Güney Avrupa’nın gerisinde kalmışlardır; çevreleri farklıdır ve onların öykü­sü bir başka bölümde incelenecektir.

Güney Avrupa Asya ve Mısır ekonomilerine yakınlığı nedeniyle, hem onlardan etkilenmiş, hem de yardım görmüştür. Bu bölgelerden Güney Avrupa’ya göçmenler ve tüccarlar gelmiştir. Orta Asya’nın yarı kurak steplerinin halkları, su ve gıdaya oranla, ya insan nüfusunun ya da hayvan nüfusunun artması yüzünden göç etmek zorunda kalmış­lardır. Nü deltasındaki, Suriye’deki veya Küçük Asya’nın işlenen böl­gelerindeki çiftçiler de, yaşadıkları bölgenin kalabalıklaşması veya ka­rışık hale gelmesi yüzünden göç etmek zorunda kalmışlarıdır. Maden­ciler ve zenaatkârlar giderek daha batıda maden kaynakları ve müşte­riler aramışlardır. Krallar, soylular veya kabile şefleri, fethetmek için gelmişler, istiladan göç doğmuştur. Tüccarlar yollarını yeni pazarlar ve arz kaynaklarına doğru ileri götürmüşlerdir.

Avrupa’ya giden yollar. Üç ana yol Avrupa’ya doğru uzanmaktadır. Kuzeydeki yol nehirler dışında, hiçbir doğal engeli olmayan, Hind dağ­larının Asya’nın içlerine doğru meydana getirdiği sınırlardan hareket­le, Karadenizin kuzeyinden Güney Rusya’dan geçerek Avrupa’ya ula­şan düz ve geniş bir yoldur. Bu yoldan ayrılan bir kol Balkanlara, Tuna vadisine ve Alp geçitlerinden İtalya’ya ulaşmaktadır. Kuzeye doğru ay­rılan bir ikinci kol ise, Rus ovalarını aşarak Baltık Denizine ulaşmakta ve Germanya’yı aşarak Batı’ya varmaktadır. Ortada ise, Küçük Asya, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının varlığı nedeniyle, bir köprü ülke olmaktadır. İnsanlar bu üç yol aracılığıyla M. Ö. 3.000 yıllarından ön­celerinden itibaren ticaret yapmaya ve yerleşmek üzere göç etmeye başlamışlardır. Fakat, Akdeniz kıyıları boyunca uzanan güneydeki de­nizyolu, Avrupanın ekonomik olarak ortaya çıkışında asıl rolü oynayan yol olacaktır.

Akdeniz 3.500 km.’den daha uzundur. îki büyük iç denizi olan Ad­riyatik ve Ege Denizleri ile Ka:radenizin meydana getirdiği eklenti, Yu­nan ve İtalyan yarımadalarıyla birleştiğinde ortaya çok büyük bir kıyı şeridi çıkmaktadır. Adalar zinciri veya salkımı, Kıbrıs’tan Balearlara kadar bir dizi atlama taşı halinde sıralanmaktadırlar. Akdeniz karalar­la çevrili ve dar olduğundan akıntısı az olmaktadır ve yaz aylarında Sah­ra çölünden sıcak rüzgârların estiği günler hariç, yüzeyi oldukça düz ol­maktadır. Sakin günlerde rüzgârlar hafif ve değişken olmaktadır. Bu durum eski tipten tekneler için gidip dönme konusunda —rüzgârların yön değiştirmeleri nedeniyle— çok uygun bir durum yaratmaktadır. Kışın kuzeyden gelen soğuk rüzgârlar denizciliği çok zevksiz hale getir­mekte ve bulutlar yıldızları perdelediğinden, Kasımdan İlkbaharın baş­larına kadar denize açılmamak akıllıca bir iş olmaktadır. Ancak,- tek­nelerin biçimlerinin geliştirildiği ve basit teknelere kürekle destek sağ­landığı hesaba katılırsa, M. Ö. 3.000’lerden sonra Akdeniz’de tekneler giderek daha fazla dolaşmaya başlamışlardır. Bu nekneler kıyılar bo­yunca veya adadan adaya eşya ve yolcu taşımaktaydılar.

Maden çağının başlamasıyla birlikte bu cinsten gemicilik esaslı bir faaliyet haline gelmiştir. Çünkü, Avrupa Yakın -Doğu halklarının ek­sikliğini çektiği madenlere ve diğer nesnelere sahiptir. Adaların bazıla­rı ve anakaranın dağ kitlelerinin bir kısmı maden rezervi bakımından nisbi olarak zengindir. Kıbrıs adını eski Yunancadaki bakırdan veya ba­kır adını Kıbrıs arasından almaktadır, İspanya gümüş, altın, bakır ve demire sahip bir hazinedir. Yunanistan’da gümüş ve kurşun çıkmakta­dır ve Balkanların diğer bölgelerinde bakır ve altın bulunmaktadır. Bir­çok Ege adası heykelcilikte aranan mermerden yana zengindir. Daha kuzeyde Britanya ve Bohemya’da kalay ve İrlanda’da altın vardır. Da­ha uzak kuzeyden, Baltık kıyılarından amber ve Rus ormanlarından kürk gelmektedir. Bu iki mal güneye, Karadenize dökülen nehITlerden taşınarak getirilmektedir. Bu denizde ise balıkların çok bol olduğu böl­geler bulunmakta, ayrıca gene bu denizin kuzeyinde tarlası veya bağ olmaya uygun topraklar uzanmaktadır.

Avrupa’da elde edilen bu ürünlerin ticareti 2.000 yıllarından çok önceleri başlamıştır. Troya’nın ikinci katında yer alan tahkim edilmiş kent M. Ö. 2400’lerde kurulmuş ve Çanakkale Boğazından geçerek am­ber, kürk ve balık gibi ürünleri taşıyanlardan vergi almak üzere örgüt­lenmiştir. Bu tarihlerde Girit Doğu Akdenizin ortasındaki konumundan yararlanarak, merkezi olduğu dairenin her noktasıyla ticaret yapmak­tadır. Küçük çapta ama düzenli bir ticaret Orta Avrupa ve Britanya- dan güneye maden getirmekte ve Güneyden de Kuzeye tüccar ve zena- atkar taşıyarak barbarlara, madenin nasıl daha iyi çıkartılması ve tas­fiye edilesi gerektiğini öğretmektedır. Daha sonraki bin yıllık süre (M. ö. 2.000 – 1.000) boyunca ticaret yolları daha da uzamıştır. Finikeliler Doğuyla Batı arasındaki bağlantıyı daha uzaklara taşımışlar ve İtalya kadar uzak bir ülkeye önemli göçler meydana gelmiştir. M. Ö. son bin yıl süresince Yunanlılar Doğu Akdeniz çevresine göçmenler ve tüc­carlar halinde yayılmışlardır. Kartaca Akdenizin Batı yarısını geliştir­miş ve Eski Dünya zirve noktasına, Roma Akdenizin iki yarısını büyük bir siyasal imparatorluk ve ticaret alanı olarak birleştirdiğinde ulaş­mıştır.

Akdenizin Çevresi. Akdeniz Avrupasının ekonomik hayatının, yeni ‘ yolları öğrenen bölgenin yerlileri veya bu yolları zaten bilen göçmenler tarafından ne kadar uzaklara taşındığını ölçebilecek durumda değiliz. Fakat, bilmemiz gereken husus, bu hayatın birçok yanının Asya steple­rinin çoban halkları ve nehir vadisi sakinlerininkinden farklı olduğu­dur. Farklılıklar yeryüzü şekileri ve ikim tarafından belirlenmiştir. Gü­ney Avrupa yüzeyi tepe, dağ, ve vadilerle bezenmiştir. Akdenizin Ku­zey kıyılarında deniz seviyesinden 200 metreden daha alçak yerler ger­çekten çok az miktardadır. Bir vadinin geniş bir alan kapladığı nadiren görülen bir olaydır. Kuzey İtalya’daki Po vadisi belli bir genişliği olan yegane vadidir. Aynı şekilde, kıyı ovalarından çok azı geniştir. İspanya topraklarının çoğunu dağlar ve platolar kaplamaktadır. İtalyan yarım­adası, iki denize doğru eğim yapan veya yuvarlanırmış gibi duran dağ tepeleriyle doludur. Balkanlar dağ, plato ve çok küçük ovaların meyda­na getirdiği bir labirent gibidir. Yunanistan’da dağ silsileleri ülkeyi tec­rit edilmiş vadiler karmaşası halinde bölmekte ve yüksek yarları deni­ze doğru uzatmaktadır; böylece kıyı karanın içlerinden kopmakta, ada­lara daha yakın olmaktadır.

Bu vadi, tepe ve platoların dışında «Akdeniz iklimi» egemen olmak­tadır. Bu. iklim dünyanın 30° ve 45° enlemleri arasında yer alan diğer bölgelerde. örneğin Kaliforniya, Güney Avustralya ve Güney Afrika’da da görülmektedir. Bu iklimin yalnızca gerçek iki mevsimi vardır: yaz ve kış. Kış alçaklarda yağmurlu ve ılık, yükseklerde ise, kuzey rüzgâr­larına karşı koruma olanağı olmadığından, karlı ve soğuk geçer. Yaz ise, ender sağanaklarla duraklamaya uğrayan kuraklık, Sahra’dan esen yakıcı rüzgârlar, köredici güney ışını, sararmış otlar ve öğleden sonra uykusu mevsimidir. Kış yağmurları yıldan yıla önemli değişimler gös­termektedir, buna ek olarak yükseklere alçaklardan daha çok yağmur düşmektedir, tabii Kuzey Güney’den daha çok yağış almaktadır. Yaz yağmurları çok azdır, bu mevsimde su sıkıntısı çekilmektedir.

Bu iki faktör, yeryüzü şekilleri ve iklim, Akdeniz hayatını yüzyıllar boyunca etkilemiştir. Yüksek tepelere ve bir miktar verimli ormanlara tırmanacak kadar çevik bacakları ve gücü olan otlayan hayvanlar için yiyecek vardır, böylece keçi, koyun ve domuz kırsal ekonomide geniş yer tutmaktadırlar. Fakat, yazın otlar sararıp yandığından, bu hayvan­ları beslemek sorun olmaktadır. Sulak arazide saman ve burçak yetişti­rilmesi yiyecek kıtlığına bir çare olabilir, fakat bu uygulama da toprak, su ve emek kaynaklarını emerek tahıl üretimini engelleyecekti. Bu durumda koşum hayvanlarının sağladıkları hizmete karşılık maliyetle­ri ağır olmaktadır. Bu yüzden köle emeği de dahil, insan emeği, günde­lik gıda tüketiminin düşük olması nedeniyle daha fazla talep edilmek­tedir.

Kolay tarımın yapıldığı alanlar azdır ve toprağın sürülmesi gibi iş­lemler ancak kışm yapılabilmektedir, çünkü yaz ayları ürünler’ için çok sıcak ve kurudur. Ovalar ve alçak topraklarda yağmurların mevsimlik olarak belirsiz olmaları ve düşen toplam yağış miktarının düşüklüğü ne­deniyle «kuru tarlI» adı verilen yöntemler gelişmiştir. Tarlalar ancak dönüşümlü olarak ve aralıklı yıllarda ekilmektedir. Tarlalar nadasa bı­rakıldıkları yılda kışın aldıkları su fazlasını muhafaza edecek şekilde dikkatlice drene edilmekte ve yaz boyunca da boş kalan bu tarlada su­yun buharlaşmaması için tarla sürülerek suyun toprak altında kalması­na çalışılmaktadır. Bu çalışmalar emeğe karşı büyük bir talep yarat­makta; özellikle her yıl uygulanan üç veya dört kere olan sürme işlemi büyük bir emek tüketicisi olmakta, ama buna karşılık bu tarladan an­cak ertesi yıl ürün alınabilmektedir.

Fakat, alçak topraklardaki en mükemmel tarım bile büyük bir nü­fusun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmaktadır. İşlenen alanlar dağ eteklerine kadar genişletilmek zorunda kalmaktadır. Tarıma yeni açı­lan bu topraklar hem tahıl, hem de zeytin ve üzüm yetiştirmek için kul­lanılmaktadırlar. Bu tehlikeli bir adımdır, çünkü orman alanında tarla açılıp, yüzey temizlendiğinde, kış yağmurları gelince toprak taşınmak­tadır. Bu taşınan toprak nehirler aracılığıyla kıyılara yığılmakta, bun­ların birikmesiyle meydana gelen bataklıklar, malarya gibi hastalıklara yol açan sivrisineklerle kaynaşmaktadır. Diğer yandan, dağ eteklerin­deki çiftçilik büyük sermaye ve işgücü gerektirmektedir, çünkü toprağı tarıma uygun hale getirmek, uygun bir drenaj sistemi kurmak ve top­rak aşınmasını önlemek gerekmektedir. Bu kadar fazla emek ve dikkat gerektiren toprak, yıllık getirisi çok az olan tahıl veya başka benzeri bitkilerin üretilemeyeceği kadar değerlidir. Bu nedenle bu tarlalara zey­tin, üzüm veya incir dikilmektedir. Bunlar şiddetli ve kuru yaz sıcağın­da da yaşayabilmektedirler. Bu ağaçlar köklerini çok derinlere salarak çiftçilerin nihayetsiz çabalarla biriktirdikleri suları kısa sürede em­mektedirler. Bu ağaçlar verimli hale gelmeden önce birkaç yıl geçmek­te, fakat bunların ömrü uzun olmakta, birim alan başına verimleri yük­sek olmakta ve her iki yılda bir nadasa bırakma zorunluğu bulunma­maktadır. Böylece, zeytin ve üzüm Akdeniz çevresinin başlıca ürünleri olmuşlardır. Zeytinyağ yemeklik yağ ve aydınlatma yağı olarak kulla­nıldıktan başka, malzeme yağlanmasında da kullanılmaktadır. Şarap, kuzey iklimlerinde su, çay, kahve ve biranın bugün sahip olduğu işlev­lerin tümüne birden sahiptir. Üzüm ve incir taze veya kuru olarak ye­nilen ana meyvalardır. İncir ağacı büyük bir cömertlikle her yıl iki ve­ya üç kere ürün vermektedir.

Akdeniz tarımının merkezi sorunu, bütün bunlardan anlaşılacağl üzere, suyu ve toprağı muhafaza etmektir. İnsan üstü çabalara rağmen yeteri kadar taban. suyu sağlanamadığı durumlarda, su haznelerinden yapay sulamaya başvurulmak zorunda kalınmaktadır. Tarımcıların yanı sıra kentlerin de suya ihtiyaçları vardır. Eğer sulama tesisleri yapılma- saydı, Akdeniz kentlerinin gelişmeleri ve büyümeleri mümkün olamazdı. Mısırlıların mevsimlik bir aşırı su bolluğunu denetim altına alma soru­nuyla uğraşmaları gibi, Güney Avrupalılar da kıt su kaynaklarını işle­dikleri topraklarda muhafaza etmek ve büyük sulama tesisleri kurarak sulak tepelerden kentlere taşımak sorunuyla uğraşmışlardır. Çiftçilik, mühendislik ve inşaat işleri alüvyonlu nehir vadilerindekilere nazaran çok daha zor olmuştur.

Akdenizin birçok bölgesi en yüksek tarımsal ürünü elde ettikleri dö­nemlerde bile, kalabalık bir nüfusu geçindirecek üretim düzeyinin geri­sinde kalmıştır. Ancak, bir bölgenin beslenme sorununu çözebilecek iki yol daha bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Akdenizin ve Karadenizin meskûn olmayan kıyılarına nüfus fazlasını koloni olarak göndererek toprak ve gıda açığını kapatmaktır. Göçmenler bazen kendilerini doyu­racak, hatta ana – siteye bir miktar gıda yollayacak kadar güçlenebilir­ler, İkinci yol ise, entansif bir tarım uygulayarak şarap ve zeytinyağ el­de etmek ve bunların iç tüketimden artanını ihracata yöneltmektir. Bun­larla birlikte bazı endüstriyel faaliyetler de gelişmiştir: ‘ maden cevher­leri çıkartılarak madeni eşyalar haline getirilmektedir; kil çömlek ha­line, mermer ise heykel haline getirilmektedir. Tepe eteklerinde yetişen ormanlardan elde edilen kereste gemi yapımında kullanılmaktadır. Bu gemiler şarap ve zeytinyağ, mamul mallar, maden ve mermer fazlaları­nı ihraç etmekte kullanılmakta; bunlar dönerlerken temel gıda madde­leri olan balık, tahıl gibi ürünlere sahip olan ülkelerin ihtiyaç fazlaları­nı getirmektedirler. Böylesine bir ihracat – ithalat ekonomisi içinde kü­çük bir bölge endüstriyel ve ticari merkezi olan bir kentle birlikte, çok .sayıda insana iyi bir hayat sunabilmektedir.

Girit. Girişimlerin bu cinsten karmasını uygulayan bilinen ilk Avru­palı topluluk Girit toplumudur. Oldukça büyük bir ada olan Girit ekono­mik avantajların çoğuna sahiptir. Ilıman bir iklim, sulak ve verimli bir mirtar toprak, gemi inşacıları ve kereste ihracatçıları için geniş orman­lar, bir miktar bakır ve kil, boya elde edilen deniz kabukları ve Yuna­nistan, Küçük Asya ve Mısır’a yakın bir konum. Ayrıca, Batı’ya giden deniz yollarının göbeğinde bulunmak. Göçmenler Suriye ve Mısır pazar­ları hakkında bilgi getirmektedirler. Aşağı yukarı bin yıl süresince (M. ö. 2.500 – 1.500) Giritliler bu avantajlardan yararlanmışlardır. Ege ada­larına ve anakara kıyılarındaki limanlara doğru gemilerini yöneltmiş­ler, buralarda ticaret, taşımacılık ve savaş yapmışlardır. Doğu’da Kıb­rıs, Suriye ve Nil deltasına gitmişlerdir. Batı’da Sicilya, Sardinya, Elbe ve diğer adaları ziyaret etmişler, hatta Cebelitarık boğazına doğru Tar- sessus ’a kadar (bugünkü Cadiz yakınlarında) uzanmışlardır ve buradan İspanyol madenleri ile Ingiliz kalayı yüklemişlerdir. Giritliler maden yüklerinin yanı sıra, şarap, zeytinyağ, tahıl, kereste ve mamul maddele­rin —özellikle her cinsten çömlek— ticaretini yapmışlardır. Bunlar” ya kendi ülkelerinin ürünleridir, ya da yabancı ülkelerden alınmıştır.

Çağdaş kazıların ortaya koydukları üzere, bu çeşitli faaliyetler iyi gelir getirmektedirler. Bazı tüccarlar bazı kentlerin prens ve kralları gibi olmuşlardır. Bunların saraylarında atelyeler ve depolar bulunmak­tadır. Giritli tüccarlar uzun süre Ege kıyıları ve adalarının ticaret ve siyasetine egemen olmuşlardır; fakat buralarda da bir süre sonra sa­vaşkan kentler belirmiş, endüstri sanatı, alet yapımı ve savaş bilgilerini genişleterek Giritlileri tahtlarından indirmişlerdir (M. Ö. 1400’ler civa­rında), fakat daha sonra bunlar da kuzeyden gelen istilacılara tabi ol­mak zorunda kalmışlardır.

Fenike. Giritin felâketli sonundan sonra, onun yaptığı işi aynı dü­zeyde bir başka Avrupa toplumu yapana kadar birkaç yüzyıl geçmiştir.

Bu zamansal aralık Fenikelilerin ticari girişimciliği tarafından doldu­rulmuştur. Fenikelilenn ülkesi —Suriye kıyılarındadır ve başlıca liman­ları, Tir ve Sidon’dur— Giritin doğal kaynaklarla uygun bir konumu bir­leştirmesiyle rekabet etmiştir. Bu ülkenin tepeleri sedir, selvi ve çınar ağaçlarıyla doludur. Toprağın altında bazı madenler bulamakta, kıyı­sında oldukça iyi limanlar yer almaktadır. Bu limanlar Nil deltasına sadece bir haftalık uzaklıkta bulunmakta ve Mısırdan Küçük Asya’ya ve Mezopotamya’ya giden büyük yol ülkenin içinden geçmektedir. Fa­kat, bu ülkede tarım yapmaya uygun toprak çok azdır. Bu nedenle Fe­nikelilerin imalatçı, aracı, denizci, gemi yapımcısı, yeni toprakları kolo- nileştiren ve korsan olmak için bütün nedenleri vardır. Fenikeliler iki nehir vadisi uygarlığının bütün karaaşırı ticaretini yürütmüşler, birin­den aldıkları malı öbürüne satarken, bunlara kendi kereste ve maden­lerini de eklemişlerdir. KıbrLS’ın bakırını ve Küçük Asya’nın demirini işlemişlerdir. Ege ticaretini, tekne üstünlükleri nedeniyle ellerine geçir­mişlerdir. Batı’da daha uzaklara doğru Malta, Sicilya, Kartaca ve Ga- des’te (bugünkü Cadiz) koloniler kurmuşlar ve buraların madenlerini işlemişlerdir.

Fenikenin ileri karakollarından biri olarak M. Ö. 800 yıllarında Tu­nus’un Kuzey – Doğu ucunda kurulan Kartaca kolonisi, en ünlüsü olmuş­tur. Kartaca Sicilya’nın batı kısmını ele geçirmiş ve Akdenizi ikiye bö.- len suları denetim altına almıştır. Bu noktaya ulaştıktan sonra, Batı’ya koloni kurmak üzere gelen Yunanlılara veya ileri gidip de yarımadala­rından öteye gitmek istediklerinde Roma’ya sıkıntı yaratabilecek hale gelmiştir. Kartacalılar Batı Akdenizi, stratejik noktalara ticaret kara­kolları kurarak, yerel şeflerle anlaşmalar yaparak ve savaş gemisi imalatıyla paralı askerlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, bir Kartaca gölü haline dönüştürmüşlerdir. Bu durumda denizin iki kı­yısından da yarar sağlanmaktadır. Avrupa hammadde ve maden sağ­lamakta, Afrika altın, fildişi, devekuşu tüyü, değerli taşlar • ve köle kay­nağı olmaktadır. Bunlar Sahra’dan kervanlarla veya Batı Afrika kıyı­larına ulaştıktan sonra teknelerle, Kartaca’ya taşınmaktadırlar. Karta- ca’nın civarındaki topraklarda buğday, şarap ve zeytinyağ üretilmekte­dir. Böylece bu ülke batı’da olduğu kadar Anavatana veya Nil’e ulaşan yollar boyunca ticaret yapılabilecek malzemelerin tümüne sahip ol­maktadır.     ‘

Fenikeliler ticarete endüstriyi de eklemişlerdir. Mezopotamya ve Mısır yöntem ve kalıplarını taklid etmişler, bunları kendilerinin gibi yapmışlar ve halkın fakir kesimlerinin de satın alabileceği kadar ucuz bazı mallar üretmeyi başarmışlardır. Özellikle kumaş dokumada uzman­laşmışlardır. Ağaçlardan toplanan bazı böcekler siklamen renginde bir boya yapımında kullanılmış ve ünlü Tir erguvanı deniz kabuklarından elde edilmiştir. Bu boyama tekniği çok az usta tarafından bilinen bir yön­tem olarak kalmıştır, çünkü bunun sırrı kıskançlıkla saklanmaktadır. Erguvan kumaş imali nadir ve pahalıdır ve bu nedenle de imalatı kral­lıkla birlikte düşünülen bir ayrıcalık haline gelmiştir.

Fenike, Yunanlılar kendi tekne, endüstri ve tüccarlarını geliştirince, ticari üstünlüğünün bir bölümünü kaybetmiştir. Asya imparatorları; Av­rupa, Asya ve Afrika’nın buluştuğu toprakları ele geçirmek üzere Batı’- ya doğru ilerlediklerinde, birçok Fenikeli Kartaca’ya göçmüşlerdir. Ama Asyalı imparatorlukların buralara ulaşmalarından sonra da Kartacalı- lara yapılacak iş çıkmıştır: bu imparatorlukların Batı mallarına ihtiyaç­ları vardır. Akdenizle Doğu arasındaki ilişkiler artık kapanmış ve Mısır Fenike gemiciliği ve ticareti için zengin bir alan olarak kalmaya devam etmiştir. Fakat Avrupa’nın çeşitli bölgeleriyle olan ticaret yavaş yavaş bizzat Avrupalıların ve özellikle de Yunanistanaların eline geçmeye baş­lamıştır.

Yunanistan. Edebiyatlarından, harabelerinden ve arkeologlar tara­fından çıkartılan eşyalarından tanıdığımız Yunanlılar, Balkanların Güney kısmı, Ege Adaları veya Küçük Asya’nın batı kıyılarının ilk halkı de­ğillerdi. Yunanlılar kendilerinden önceki iki bin yıl süresince kuzeyden ve doğudan bu bölgeye yönelen göç akımlarının sürüklediği halkların sonuncusuydular. Muhtemelen her göç dalgası bölgenin egemenlerini yok etmiş ve buralarda bulduğu halkları boyunduruk altına almıştır. Göçlerle gelen her yeni halk çobanlığı bırakarak yerleşmiş, tarımcılığa başlamış, madencilik yapmış, endüstrileri geliştirmiş ve küçük site -devletlerinin siyasal merkezleri olan kentlerin veya korsan ve savaş­çıların yatağı olan limanların yakınlarında yaşamışlardır. Her kent diğeriyle savaş halinde olmuştur ve daha iyi silahlarla – bronzdan ve sonra da demirden— donanmış yeni göçmenlerin meydana getirdiği bir sonraki dalga gelince hepsi tahrib edilmişlerdir. Herbir yeni dalgayla gelen göçmenler bir öncekilerden daha iyi silahlara sahip oldukları gibi, daha iyi savaş taktiklerine ve daha çok sayıda insana sahip olmuşlardır. ‘Fakat, yörenin eski halkı tamamen yok edilmemiştir. Çünkü, yeteri ka­dar insanı bu dönemlerde bulmak mümkün olmadığından, mağlupların topraklarını bırakıp gitmelerine izin verilmemektedir. Ayrıca, her ege­men tabaka lüks zevkler geliştirmiştir ve yeni istilacıların bunlara ye­nilerini katmalarıyla, bunları sağlayacak emek gücüne her zaman ihti­yaç vardır.

Göçlerin M. Ö. 1200’le 1000 yıllari arasında neden oldukları bu cins­ten karışıklıklar Yunanlıların Ege bölgesine ve adalarına yayılmalarına yol açmıştır. Bunlar muhtemelen çoban halklar olup, belki tarım da yapıyorlardı, ama kesin olarak savaşçı olan bu insanlar demir araçlara sahiptiler. Toprağa yerleşerek tarımcılık ve hayvancılık yapmaya baş­ladılar. Homeros’un bu döneme ait olarak çizdiği manzara üzüm ve zey­tin yetiştirilmenin bir çocuk işi olarak görüldüğünü ve çok küçük miktar­da ticaret yapıldığını göstermektedir. Fakat bir süre sonra nüfus baskı­sı etkilerini göstermeye başlamıştır. Toprak veya gıda maddesi eksikliği kolonizasyona başvurulmasına yol açmıştır. M. Ö. 8. ve 6. yüzyıllar ara­sında kolonici gruplar Milet, Korent, Megara ve diğer kentlerden yola çıkarak yeni topraklar aramaya başlamışlardır. Bunlar Kuzey Ege kıyı­larına, Çanakkale’ye ve Karadeniz kıyılarına gitmişlerdir. Kuzeyden Batıya doğru hareket eden bazıları Sicilya’ya ve Güney İtalya’ya kadar inmişlerdir. İtalya «Yunanlıların Amerika’sı» (Glover) olmuştur. İçle­rinden birkaçı da Sardinya, Korsika, Marsilya, İspanya gibi uzak ül­kelere kadar gitmişlerdir. Diğer bazı koloniciler ise, Kuzey Afrika kı­yılarına, Nil deltasına ve Kıbrıs’a yerleşmişlerdir. Bazı koloniler başa­rısız olurken, yüzlercesi hayatlarını sürdürmeyi başarabilmişlerdir. Tek başına Milet kenti yüz civarında yeni yerleşme yeri meydana getirmiş ve bunların içinden bazı koloniler de kendi hesaplarına yeni koloniler kurmuşlardır. Sonuçta Yunanlılar Karadeniz ve Akdenizin doğu kıyısı­nın etrafında kümelenmişlerdir, tıpkı bir bataklığın etrafındaki kurba­ğalar gibi.

Koloniciler hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak, hem de ihraç edile­cek artık yaratmak üzere tarım ve balıkçılık yapmışlardır. Maden ya­taklarını işlemişler veya maden işlemeye çok önceleri başlamış olan yer­li halklardan maden satın almışlar ve ana siteden yapılan ithalatın da­ğıtım merkezi rolünü oynamışlardır. Zaman i;inde bazı koloniler kendi olgun ekonomilerine sahip büyük site – devletleri haline gelmişlerdir. Sicilya’daki Siraküza kenti M. Ö. 5. yüzyıldan itibaren gelişerek Akde­niz dünyasının üçüncü büyük kenti haline gelmiştir. Yalnızca Atina ve Kartaca bu kentten daha fazla nüfusa sahiptirler. Fakat, bu kentlerin çoğu ekonomik anlamda «kolonyal» kalmaya devam etmişlerdir. Yani bunlar gıda ve hammadde ihraç etmekte ve ana siteye mamul mallar, sermaye arzı ve gemicilik hizmetleri konusunda bağımlı kalmaya de­vam etmektedirler.

Bu arada, ülkelerinde kalmış olan Yunanlılar zeytinyağ ve şarap üretimine giderek daha fazla önem verir hale gelmişlerdir. Bununla

birlikte mamul mallar üretimi artarken, ülkede ucuza mal edilemeyen tahıl, balık ve diğer ürünlerin ithaline yönelinirken, zeytinyağ, şarap ve mamul mallar ihracata yönelik olarak üretilmişlerdir. Endüstri ve tica­retin genişlemesi sitelerin daha da büyümelerine yol açmıştır; bu du­rumda kentlerin civarında yaşayan çiftçiler için iyi bir yerel pazar doğ­muş olmaktadır.

Korent ve Atina gibi büyük kentlerde ithal malı gıda maddelerine bağımlılık daha büyüktür. Korent tahıl bakımından batıdaki kolonileri­ne, Sicilya ve güney İtalya’daki kolonilerinin eline bakmaktadır. Atina Mısır ve Güney Rusya tahılına bağımlıdır ve hesaplandığına göre Ati­na’nın başkenti olduğu Attika yarımadasında yetişen her 145 litre tahı­la karşılık bunun 4 katı olan 580 litre tahıl ithal edilmektedir. 5. yüzyıl­dan itibaren gıda, arzı artık Atina diplomasisi ve siyasetinin temel ko­nularından biri haline gelmiştir, çünkü bir ithal kesintisi, 300.000’e ulaş­tığı hesaplanan Atina halkı arasında karışıklıklara yol açmaktadır. Ka- radenizin kuzey kıyılarında tahıl yetiştiren İskitlerle dostana ilişkiler kurulmuş ve Yunan mutfağında ekmekten sonra ikinci sırayı alan balık sağlamak üzere tedbirler alınmıştır. Çanakkale boğazının denetim al­tında tutulması için Troya civarındaki bölgeye egemen olanlarla antlaş­malar yapılmış ve bu sularda büyük bir donanma bulundurulmuştur. ğu sularını emniyetsiz hale getiren korsanlara sürekli saldırılar yapıla­rak Mısır yolu açık tutulmuştur. Gıda maddesi taşıyan gemiler kışın ça­lışamadıklarından kamu görevlileri yeteri kadar gıda maddesi depola- malıdırlar, eğer bu yapılmazsa arz düşük kalacağından spekülatörler belirmekte ve fiyatlar artmaktadır. Kamu güçleri bunlara karşı da ted­birler almışlardır.

Toprak Sorunları. Homeros dönemi Eski Yunan ekonomisi geniş ölçüde kendine yeterli bir ekonomiydi. Bu dönemde topraklar büyük ve küçük tarlarlar halinde bölünmüşlerdi. Büyük işletmeler ya bütün ha­linde köle emeğiyle işlenmekte, ya da küçük tarlalar halinde bölünerek kiracı çiftçilere kiralanmaktaydı. Küçük işletmeler ise bizzat sahipleri tarafından işlenmekteydi. Toprağın temel görevinin ona sahip olan ve onu işleyenin karnını doyurmak olduğu sürece mülkiyet, maliyet ve fiyat sorunları önemli değillerdi. Fakat, üretim birkez pazara ve kâra yönelince, ortaya birçok güçlük çıktı. Büyük işletme küçük olanına naza­ran daha etkindir. Eğer toprağa karşı bir talep artışı varsa, kiracıların ödedikleri toprak kirası artmak zorundadır. Dünyanın her yerinde kü­çük çiftçi sermaye sıkıntısı çeker ve işlediği alanı genişletebilmek için kendine gereken fonları bulabilmek üzere bir borç verene ihtiyacı var­dır. Ayrıca kötü hasat yıllarında ve ekini ekmekten ürünü elde edece­ği zamana kadar olan sürede de krediye ihtiyaç duymaktadır. Kredi aldığında büyük bir çiftçiye nazaran borç verenin riski çok daha büyük­tür ve bu nedenle daha yüksek faizle kredi alniak durumundadır. İhtiya­cı olan malları küçük miktarlarda almakta ve bu nedenle toptan fiyat­lardan yararlanamamaktadır; aynı şekilde ürün satışı da küçük ölçekte ve bu yüzden elde ettiği fiyat da daha düşüktür. Eğer gelirleri maliyet­lerini aşarsa, muhtemelen gelecek yıl daha az borç alacaktır; fakat eğer geliri giderinden azsa, borçları artacaktır.

Bütün diğer ülkelerde olduğu gibi, Eski Yunan’da da iyi hasat yıl­ları olmuş hatta uzunca bir dönem bu böyle sürmüştür ve bu dönemde üreticilerin ellerinde net bir gelir fazlası kalmıştır. Fakat kötü yıllar kapıya dayanıp açık verilince, alacaklının alacağının ödenemez hale gel­mesi, toprağın kaybı, borçlunun ve ailesinin köleleştirilmesi veya her ‘ ikisinin birden yapılmasıyla sonuçlanmıştır. Eski Yunan küçük çiftçisi bu gerçekleri çok iyi bilmektedir. «Eski Yunan ve fakirlik her zaman ikiz kardeşler olmuşlardır.»

Eski Yunan’daki sonuç başka ülkeler ve zamanlardaki sonuçların benzeri olmuştur. Topraklarından atılan köylüler kendilerini ezdiğini düşündükleri insanlara karşı şikâyetlerini dile getirmişlerdir. Oyunun kötü adamı, fazla ürün satan, kârlarını toprağa yatıran ve küçük çiftçi­lerle kiracılara borç para veren büyük toprak sahipleridir. Bu büyük toprak sahibinin ortağı kentteki tüccardır. Bunlar, küçük çiftçilere borç vermekte, borçlar ödenmeyince topraklara el koymakta ve çiftçi zor du­ruma düştüğünde malını ucuza kapatmaktadırlar. Böylece, büyük top­rak sahibi ve kentli tüccar küçük çiftçinin ortak düşmanları olmuşlar­dır. Bunlar site – devletinin siyasetini denetim altına almışlar ve müca­dele böylece siyasal hale gelmiştir. Hallerinden memnun olmayanlar isyanl,arı sırasında ya varolan liderlerden birinin yanında ağırlıklarını koymuşlar veyahut da herhangi bir yasa yapıcı veya tiranın şahsında selametlerini aramışlardır. Eski Yunan’da kritik durumlarda ortaya çı­kan tiranlar despot yöneticiler olup, her kararı tek başlarına vermekte­dirler. Fakat, ekonomik koşullar siyasal reformların sonuçlarını kısa sürede silip süpürmektedirler. Eski borçlar silinmiştir ama, yenileri çabucak ortaya çıkmıştır. Toprak tekrar paylaştırılmıştır ama, mülk- süzleştirmeler gecikmeyecektir. Bir belâdan kurtulmak, küçük çiftçinin gelecekteki özgürlüğünü garanti altına almamaktadır.

Tarımsal reform konusunda en iyi bilineni Atina’nın hikâyesidir. Yasa yapıcı Solon (M. Ö. 594) borçlu ve alacaklılarla ilgili yasalar dü­zenlemiş, borçların çoğunu ortadan kaldırmış, el konulan toprakları iade etmiş, borç yüzünden köleleştirilenleri özgürlüklerine kavuşturmuş, bu cinsten köleleştirmelerin bir daha yapılmasını yasaklamış ve herkesin sahip olacağı toprak büyüklüklerini sınırlandırmıştır. Ancak, Pisistratüs aynı reformları aşağı yukarı yarım yüzyıl sonra yeniden yapmak zo­runda kalmıştır. Bu reformcu daha da ileri gitmiştir ve bu nedenle de küçük çiftçilerin fazlasıyla hoşuna gitmiştir. Pisistratus birçok büyük toprak sahibini sürgüne yollamış, bunların topraklarını fakirlere dağıt­mış ve ucuz devlet kredileri vermiştir. Fakat iki yüzyıl içinde Atina’nın etrafındaki topraklar gene büyük toprak sahiplerinin ellerinde ve yük­sek dereceden sermaye kullanarak işlenir hale gelmişlerdir.

Eski Yunan Endüstrisi. Homeros çağında her ev kendi ihtiyacını kendi üretmekteydi. En büyük kişiler bile av, yolculuk veya savaş ara­larında el işlerine yardımcı olmaktaydılar. Paris bir ev yapımına yar­dım etmiş; Odisseus gemi inşaı ve mobilya yapımında çalışmıştır. Bir kraliçe günlerini iplik eğirmekle geçirmekte; bir prenses erkek kardeş­lerinin çamaşırlarını yıkamaktadır. Daha sonraki yüzyıllarda bu kulla- nun değeri üreten üretim, aile ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük rol oynamaya devam etmiştir. Küçük çiftçiler ihtiyaçları olan nesneleri ken­dileri üretmektedirler, çünkü onları satın alacak parayı sağlayacak ka­dar tarımsal artık üretememektedirler. Aynı şekilde, büyük çiftliklerde ve tapınaklardaki özel atelyelerde özgür işçiler, köleler ve kadınlar, bu­ralarda yaşayanların ihtiyaçlarım karşılamak üzere çalışmktadırlar. Ancak kentlerde hem yerel, hem de dış pazar için yapılan üretim geniş­lemiştir. Dokuma, çömlekçilik ve madeni eşyalar üç ana üretim dalıdır ve her kent, ürünlerinin nitelik ve biçimine dair ayrı bir üne sahiptir. Atina en iyi yüzyıllar süresince çok yüksek nitelikli çömlekçilik ürünle­rini Mezopotamya, Galya ve İspanya kadar uzak pazarlara ihraç etmiş­tir. Üretim zenaatkârm emrinde bulunan atelyede veya mal sahibinin çatısı altında ona bağlı özgür veya köle işçi grupları tarafından gerçek­leştirilmededir. Bu gruplardan bazıları nisbi olarak büyüktürler. Ati- na’lı bir kalkan imalatçısının 120 işçisi olduğunu ve bir başka işletmenin de bir arada çalışan 160 köleye sahip olduğunu bilmekteyiz. Fakat ge­nelde, çalışan insan sayısı bir elin parmaklarını pek az durumda aş­maktadır.

Kölecilik. Yunan endüstrisi, diğer Eski Yunan işletmeleri gibi olduk­ça fazla bir şekilde köle istihdam etmekteydi. Hesaplandığına göre, kö­leler Atina nüfusunun üçte birini meydana getirmekteydiler. Kölecilik «Eski Çağ tarihi boyunca Yakın Doğu ve Avrupa’nın toplumsal ve eko­nomik hayatında sürekli bir faktördür» (Westermann). Köleler emek gücü yapısının önemli bir parçasını meydana getirmektedirler. Köle ar­zı birçok kaynaktan beslenmektedir; savaş esirleri, korsanlar veya köleciler tarafından kaçırılan kişiler, borçlarını ödeyemeyenler ve aile­leri ile kölelerin çocukları. Köle ticareti ticaretin en eski kollarından bi­ridir. Delos adası gibi bazı yerler ünlü köle pazarları olmuşlardır. Özel mezatların yanı sıra kamusal köle mezatları da olmuş ve hükümetler her köle satışından veya el değiştirmesinden vergi almışlardır.

Köleler farklı yerlerden devşirildiklerinden, ırkları ve nitelikleri de farklı olmuştur. Köle beyaz veya renkli olabilir; Akdeniz çevresindeki «barbar» krallıklardan birine mensup veya yerli bir Yunanlı olabilir. Bunlar. toplumun çeşitli katmanlarına mensup olabilirler. Güney Rus­ya’nın basit bir çütçi ailesinden olabileceği gibi, büyük teknik ve mes­leki bilgiye sahip bir kentli de olabilir. Kölelerin yükümlülükleri, köken­lerin farklılığı kadar çeşitlenmiştir. Toprakta ya küçük bir parça işle­mekte veya bir gözcünün denetimi altında büyük tarla veya bağlarda grup halinde çalışmaktadır. Bir kadırganın küreğinde, bir madende de çalı­şabilmektedir. Nerede olursa olsun kölenin hayatı zor, disiplinli, tüketi­ci ve kısadır. Fakat eğer yetenekleri yeterliyse polis, ev hizmetçisi, ze- naatkâr, satıcı veya kâtip olabilmekte; bu durumda ücret almakta, öz­gür veya azatlı işçilerin yanında çalışmakta ve güvenli hatta otorite sahibi bir konumda bulunmaktadır. Evlenebilir ve bir miktar mülk edi­nebilir. Bazen sahibi onu iş seyahatine yollamakta ve satış gelirlerinin belli bir oranını ona bırakmaktadır. Bazen de köle arızi olarak ya satın alarak, ya da hizmetinin ödülü olarak özgürlüğünü kazanabilirdi. Bu konuda, kendi de eski bir köle olan bir Eski Yunanlı bankacının ünlü örneği vardır. Bu adam başkâtibini azad etmiş, sonra da ona hem ban­kasını hem de dul karısını miras bırakmıştır. Ancak, kölelerin zaman zaman isyan etmiş olmaları veya kaçmaları özgür olmayanların durum- larmm pek de memnuniyet verici olmadığını düşündürmektedir.

Ticaret ve Para. Eski Yunan dış ticareti görünüşte tamamen bir de­niz ticaretidir. Bu ticarette tekne, yük gemisi için ve’ seyahat harcama­larını karşılayabilmek için sermaye gerekmektedir; o dönemde yolcu­lukların aylarca sürdüğü hatırlanmalıdır. Bu dönem yolculukları fırtına ve adalarla dolu bir denizde veya kayalık kıyılarda dolaşmanın doğal risklerini taşımaktadırlar. Bu doğal tehlikelere ek olarak düşmanların veya korsanların da her an saldırma olasılıkları bulunmaktadır. Riskler çeşitli yollardan paylaştırılmaktadırlar. Bir teknenin mülkiyeti kesirlere bölünebilmekte ve bunlardan herbiri ayrı bir kişinin mülkiyetinde bulu­nabilmektedir. Fakat ticari gemicilik macerasında, genelde iki grup insan bulunmaktadır; bunlardan biri’ yolculuk yapan, satan ve satın alan grup, diğeri de ödünç veren veya sermaye yatıran gruptur. Tüccar hayatını kaybetme,’ evinde oturan finansör ise sermayesini kaybetme riskiyle karşı karşıyadırlar. Eğer ticari yolculuk geminin batması veya başkalarının eline geçmesi sonucu başarısızlıkla biterse, sermayedarın koymuş olduğu kapital kaybolmuş olmaktadır. Eğer sonuç başarılı ise, «deniz kredisi:» geri döndükten başka, ya yüksek bir faiz elde edilmek­te veya yatırım doğrudan ise, yüksek bir kar sağlanmaktadır. Bu cins­ten krediler veya ortaklıklar Yunanlılar tarafından, icad edilmiş değil­dir; bu cinsten ticari sözleşmeler krallar, toprak sahipleri ve tapınakla­rın seyyah tüccarları finanse edebilmek için güçlerini birleştirdikleri Mezopotamya’da çok iyi bilinmekteydi. Bazen bu gibi kimseler ticareti finanse etmeye Orta Çağın sonuna kadar devam edeceklerdir.

Ancak, Yunanlılar gene de geniş ticari öneme sahip bir icatta bulun­muşlardır. Nehir vadileri tüccarları değişim aracı olarak değerli ma­denler kullanmışlardır, fakat bu değişim aracının birimi saptanmış bir bakır veya gümüş ağırlığıdır. Madenler çubuklar haline getirilmekte ve tartmak içinde bir terazi bulundurulması gerekmekteydi. Eğer tartıi- mazsa kimse gümüş bir çubuğun ne kadar ettiğini veya taban madenin ne kadar ettiğini söylemezdi. Bundan sonraki adım, bazı tapınaklar standart «incelikte» veya yuvarlak maden parçaları çıkartıp, bunları belli bir oranda gümüş içerdiklerinin garantisi olarak bir tanrı figürüy­le damgaladıklarında, aşılmış oldu. Artık madenin” niteliği bilinmektey­di, fakat gene de aa para basamaklarına ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu işlerin M. Ö. 2.000 yıllarından itibaren yayılmaya başlamasına rağmen, bir sonraki adım M. Ö. 700 yıllarında atıldı. Bu tarihlerde belirli miktar­da elektron (altın ve gümüşün doğal bir alaşımı) içeren damgalı para­lar Küçük Asya’da Lidya’da basılmaya başladı. Gelenek bu icadın yara­tıcısı olarak kral Krezeüs’u göstermektedir. Paralarını sayabilmek için bu yolu bulduğu söylenmektedir.

Daha sonraları başlıca Yunan siteleri altın, gümüş veya bakır sikke basmaya başladılar. Nakit kaynaklarını geliştirme konusunda, özellikle Atina iyi donanımlıydı. Siteden 35 km. kadar uzaklıkta bulunan Laurium dağı bir gümüş – kurşun cevheri olan galena’dan yana zengindi. Kurşun çatılar, borular ve ev araçları yapımında kullanılmaktaydı. Bu sonucu kullanım kurşun zehirlenmelerine yol açmaktaydı. Gümüş ise, sikke ha­line getiriliyordu. Laurium madenleri devlet mülkiyetindeydi, fakat özel girişimciler devlete belli bir bedel ödedikten sonra buradan maden çı­kartıyorlardı. Bu özel madencilik işletmeleri yüzlerce köle kullanıyor ve maden çıkartma ile arıtma yöntemlerinde büyük bir deha gösteriyor­lardı. Laurium dağından kamu gelirleri ve özel kârlar, Atina’nın savaş­çı yayılması, ekonomik enerjisi ve kültürel refahının finanse edilmesini sağlamışlardır, fakat madenler kölecilik tarihinin karanlık bir sahife- sini meydana getirmişlerdir.

Sikke halinde paranın ortaya çıkmasının birçok etkileri olmuş­tur. Küçük değerde paraların tedavül etmesi, küçük üreticilerin finans sorunlarının çözülmesine yardımcı olmuştur. İkinci olarak, para refa­hın niteliğinin değişmesine yardım etmiştir. Toprak, tahıl, köle ve hay­van uzun süre refahın tek veya başlıca ölçütleri olarak kalmışlardı. Zen­ginliğin yeni biçimi artık çok daha kolay biriktirilebilir, kasalanabilir ve harcanabilir veyahut borç verilerek büyütülebilirdi. Ve tabii ki daha kolay da ödünç alınabilirdi ki, bu da hükümetler ve köylüler için tehli­keli bir kolaylık meydana getirmekteydi. Üçüncü olarak, her site devle­tinin kendi parasını basmasından itibaren, farklı’ ad, ağırlık ve incelik standardına sahip paralar ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak, bu pa­raların nisbi değerlerini bilen ve bunları değiştirerek hayatını kazanan, sarraf denilen adama da ihtiyaç duyulmuştur.

Sarraf bazen borç – veren haline de gelmiş ve M. Ö. 5, veya 4. yüz­yıldan itibaren de zengin bir bankacı haline gelmiştir. Hırsızlardan kor­kan veya paralarını faiz karşılığı çalıştırmak isteyenlerden mevduat kabul etmiştir. Tarım veya zenaat ürünlerinin rehni karşılığında bu mevduattan kredi açmıştır. Bir mevduat sahibinin hesabından bir diğe- rininkine veya bir ödeme emri karşılığında, kendi bankasında,n bir baş­ka bankaya, para transfer etmiştir. Nadiren yalnızca bir para tüccarı olmakla yetinmiş ve bunun y^anında mallarla da ilgilenerek, imlathane- leri yönetmiş ve gemicilik alanında yatırım yapmıştır. Aynı zamanda bu bankacı bir yabancıdır, yerliler tarafından kullanılmakta, ama on­dan nefret de edilmektedir ve yabancıların toprak sahibi olmalarının yasaklanmasından itibaren bu kişiler enerji ve sermayelerini bina’ya yöneltmişlerdir. ve servetlerini toprak yerine kentsel yapılarla sağlama bağlama yoluna gitmişlerdir.

Siyaset ve Ekonomi. Ekonomik ve siyasi olarak Eski Yunan hayatı bir site devleti hayatıdır. Bu site devleti bir kent ve etrafındaki küçük kırsal alandan meydana gelmekteydi. Geniş bir ova veya nehir vadisi oldukça kolay birleştirilebilir ve bunun olumlu sonuçları olurdu; fakat küçük vadiler, dağlar ve adalardan meydana gelen bir bölge kompart- manlara ayrılmış durumdadır ve deniz onların arasında sağlam bir bağ meydana getirmemektedir. Bu nedenle Eski Yunan çok sayıda bağımsız devlet barındırmıştır. Tek bir ada birkaç devlet arasında bölünebilirdi. Aşağı yukarı 70 km. genişliğinde ve 35 km. eninde olan Midilli adasında 6 devlet bulunmaktaydı. Sitelerin doğasında birbirlerine rakip olmak vardı ve eğer bunlar egemen devletlerse, ticari rekabetleri silahlı çatış­maya dönüşebiliyordu. Bu anlamda Eski Yunan Orta Çağ İtalya’sına benzemekteydi. Ege’nin doğusunda başlıca rakipler Samos, Milet ve Rodos idi. Batı tarafta ise; Kalkis ve Eretria Ebea’daki bakır rezervle­rinin denetimi için mücadele etmekteydiler. Korent, Sicilya ve Güney İtalya’daki egemenliğine yönelik her hareketi kırmaya kararlıydı. Ve herkes Atina’nın ticari başarılarını kıskanmaktaydı. Arızi olarak rakip­ler anlaşabiliyorlardı ama, bu çok geçici bir olay olarak kalmaktaydı. Coğrafya, tarih ve rekabet «tedavi edilmez bir taşkafalılık» (Michell) üretmiş ve bu durum onların birleşmelerini engelleyerek onların diğer Yunanlı cemaatlere karşı olan düşmanlıklarını «erkek veya kadın kah­ramanlar, baharlar veya nehirler ve erkek veya dişi tanrılar arcılığıyla dile getirmelerine» yol açmıştır.

Birliği sağlaması mümkün olan tek güç dışarıdan bir saldırı tehli­kesidir. Böylece, İranlılar Mısır, Suriye ve Küçük Asya’yı M. ö. 500’ler- den sonra imparatorluklarına katıp, Yunan yarımadası ve adalarını da ellerine geçirmeye karar verdiklerinde, birleşik bir Yunan direnciyle karşılaşmamışlardır. Atina saldırıya tek başına koymak durgunda kal­mıştır. Bu site, istilacıları püskürtmüş, bir anti – İran konfederasyonu kurmuştur. Bu konfederasyon daha sonra bağdaşık ye bağımlı devlet­lerden meydana gelen bir Atina imparatorluğu haline dönüşmüştür. Bu Atina’nın yararına büyük kazanç, ortak savunma için onun donanması- m seferber etmiş olmasının bedelidir. Fakat buna maruz kalanlar ve federasyon dışında kalanlar kızgındırlar. Isparta askeri üstünlüğünün ve Korent de batıdaki ticari yollarının tehtid altında olduğunu düşün­mektedirler. Bu durumda Peleponez Savaşları (M. ö. 431 – 404) Atina’ya ve onun Eski Yunan’ı birleştirme konusundaki ihtiraslı girişimine karşı bir saldırı olmuştur.

Helenistik Dönem. Birlik içeriden gelmeyince dışarıdan iki barbar tarafından empoze edilmiştir. Makedonyalı Filipos ülkesinin yakınında­ki Kuzey Yunanistan’a girmiş (M. ö. 350 civarı) ve Isparta hariç bütün yarımadayı Tuna’dan Boğaz’a kadar uzanan imparatorluğuna katmış­tır. Oğlu Büyük İskender 334’de Küçük Asya’yı fethetmiştir. Bu tarih­ten sonra, o zamana kadar görülmemiş bir tarzda sürdürülen askeri ha­rekâtlar sonucu üç yıl içinde İran imparatorluğunu çökertmiş ve onun yerine Aşağı Nil, İran körfezi ve İndus nehri kıyılarına kadar uzanan bir imparatorluk kurmuştur. Bu durumda artık Yunanistan geniş bir imparatorluğun küçük bir eyaleti haline gelmiştir.

İskender imparatorluğu askeri bir şekilde yaratılmıştır. İskenderin 323’deki ölümünden sonra bu imparatorluk üç büyük parça -Mısır, As­ya ve Makedonya— ve birçok küçük parça halinde bölünmüştür, Fakat İskenderin sürdürmek istediği siyaset bu parçalarda da korunmuştur. Bu krallıkların hükümdarları tıpkı İskender gibi’ Helen düşünce ve kül­türüyle sağlam bir ilişki içinde olmuşlardır. Orduları, tıpkı İskenderi- kiler gibi Yunan askerleri veya son tahlilde Yunan damgası taşıyan bar­barlardan meydana gelmiştir. Bu krallar da İskender gibi fetihlerini ör­gütlemek ve yönetmek, geniş kaynaklarını işletebilmek için Yunanlıla­rın yardımına başvurmuşlardır. Yunanlılar her zaman Doğu Akdeniz ticaretine egemen olmuşlardır, fakat etkileri o kadar güçlü ve geniş hale gelmiştir ki, tarihçiler bu döneme ve bu bölgeye Helenistik adını ver­mişlerdir.

Yunanlılar için bu durumun doğurduğu fırsatlar tanrısal bir lütuf gi­bi olmuştur. Yunan ekonomisi Peloponez Savaşlarından beri hastalıklı ve duragandır. İhracat pazarları daralmıştır, bu da işsizlik ve ithal edi­len gıda maddelerinin fiyatını ödemekte zorluk yaratmaktadır. Köleci­lik çok sayıda borç ve sitelerarası savaş kurbanını yutmuş ve birçok küçük köylü topraklarını kaybetmiştir. Bu durumda Yunanlılar fakir­leşmiş site devletlerini terkederek fethedilen ülkelere asker, tüccar, me­mur olarak veya yerleşmek kasdıyla gitmişlerdir. Her durumda yeni hü­kümdarlar onları memnuniyetle kabul etmişlerdir. Toprakta onlara iş­letmeler verilmiş ve onlar da tarım tekniklerinin iyileştirilmesi konusun­da’ bir teşvik unsuru olmuşlardır, veyahut bunları daha üretken hale ge­tirsinler diye, kral topraklarına yerleştirilmişlerdir. Eski kent, köy ve­ya garnizonlar kadar, yenilerinde de bunlar üretim, iş hayatı ve finans- la meşgul olmuşlardır. İskender tarafından M. Ö. 331’de kurulan İsken­deriye kısa sürede Helenistik dünyanın bütünün ekonomik ve entellek- tüel başkenti haline gelmiştir. Yunanlılar, bu kentin limanına Doğuda Çin, Güneyde Orta Afrika, Batıda İspanya ve Kuzeyde Baltık kıyıları kadar uzak ülkelerden gelen malların ticaretiyle meşgul olmuşlardır.

Yunanlı hükümdar, memur ve müteşebbislerin ödülleri büyük ol­muştur. Bunlardan bazıları fethedilen ülkelerdeki doğal kaynakları iş­letmek üzere büyük bir enerji göstermişlerdir. Gemiler daha büyük ola­rak inşa edilmiş, posta hizmetleri kurulmuş, limanlar yapılmış ve varo­lanlar genişletilmiş, deniz fenerleri inşa edilmiş ve korsanlar çok daha ciddi bir biçimde izlenmişlerdir. Özellikle İranlIlardan sonra önemli ak­samalara maruz kalan Mezopotamyadakiler olmak üzere, fethedilen ül­kelerdeki sulama kanalları geniş çapta tamir görerek işler hale getiril­miştir.

Ödüllerden bazıları ele geçirilen İran imparatorlarının hazinelerin- deki büyük miktarda altın ve gümüş kaynaklarının sonucu olarak orta­ya çıkmıştır. İskender bunları çabucak harcamıştır. Askerlerine yük­sek ücretler ödemiş ve kamu inşaatları, yeni kentler kurulması, yönet­sel masraflar ve lüks alımlar gibi konularda çok para harcamıştır. Bu kadar büyük bir satın alma gücünün piyasaya çıkması, her türden ma­la karşı ama muhtemelen özellikle inşaat malzemesi ve lüks mallara karşı olan talebi, harekete geçirmiştir. Bu durum fiyat artışlarına yol açmıştır; aşikar olarak gözüktüğü üzere, fiyatlar aşağı yukarı 25 yıllık bir süre içinde iki kattan daha fazla artmışlardır. Bu durum ise tüccar­ların sermayelerinin dönüş hızını ve kârlarını artırmış, yeni – zengin bir sınıfm doğmasına neden olmuş ve bazı muazzam servetlerin de oluş­masına yol açmıştır.

Bazı ödüller ise yeni hükümdarların fethedilen ülkelerde uygulama­ya koydukları yönetim sisteminin ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Fi­ravunlar geniş işletmeleri bizzat yönetmişler ve mal üretim ve dağılımı üzerinde geniş çaplı denetim uygulamışlardır. Aynı şekilde, İran impa­ratorları büyük devlet çiftliklerinden başka, devlet tekelinde olan büyük sınai ve ticari işletmeler kurmuşlardı. Fatihler buldukları ve işlemekte olan bu sistemlerde küçük değişiklikler yapmakla yetinmişlerdir. Mısı­rın yeni kralları olan Ptolemeus’lar Mısır’da varolan sistemi daha et­kin hale getirmek için Yunanlı uzmanları kilit noktalara yerleştirmiş­ler, işgücü, ürün ve satış hakkını tekellerine alarak, bir de buna dev­let banka tekelini ilave etmişlerdir. Bu tekelci sistemde yönetici, me­mur ve vergi toplayıcıları iyi ücret almaktadırlar.

Yunanuların bu göçü, onların doğdukları kentlerin ekonomik refa­hına da katkıda bulunmuştur. Ülkelerinde kalmış olan zenaatkârlar, fet­hedilen ülkelerde ürünleri için iyi pazarlar bulabilirlerdi. Göçeden Yu­nanlılardan durumu iyi olanlar, ücret veya kârlarından bir bölümünü ülkedeki akrabalarına göndermekteydiler. Rodos ve Küçük Asya’nın diğer kentleri bu iyi dönemden paylarını almışlar, Delos adası ise gün­de 10.000 satışa ulaşan, geniş bir iş hacmiyle köle satış merkezi haline gelmiştir. Fakat, Atina ve Korent gibi kentler Helenistik bölgenin diğer alanlarındaki. refahtan çok daha küçük bir pay almaktadırlar.

Fakat bu refah sonsuza kadar sürememiştir. İran hâzinesinin dağıl­masıyla meydana gelen fiyat ve kar artış dalgası, para bittiğinde küçül­meye başlamış ve fiyatlar düşmeye başlayınca, işletmeler kendilerini çok kötü bir durumun içinde bulmuşlardır. Kötü yıllar geri gelince, hem Batı Asya, hem de Mısır kralları vergileri arttırmışlar ve bütçe açıkla­rını kapatmak üzere enflasyona başvurmuşlardır. Köylüler efendileri­nin aşırı taleplerinden bitkin düşmüşlerdir. Yönetimlerin zayıflaması korsanlığın tekrar canlanmasında yansımasını bulmuştur. Islahat gay­retleri yetersiz kalmıştır. Romalılar Doğuya görmeye ve fethetmeye geldiklerinde Helenistik dünya’da buna karşı direnecek yeterli siyasal ve ekonomik güç kalmamıştır.

 

 

Bu yazı 62 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/