Freud ve Psikanaliz

Paylaş
 

Freud ve Psikanaliz

Başlangıçta sadece sinir hastalıklarında kullanılan bir tedavi yöntemi olan psikanaliz, daha sonra din, ahlak, günlük yaşam, eğitim ve sanat gibi alanlara da uygulanarak genel bir kültür kuramı haline gelecekti.

Uluslararası Psikanaliz Derneği Sigmund Freud’un (1856-1939) önderliği altında 191 Oda kuruldu. Freud, psikanalize temel olan ilk çalışmaları birlikte yürüttükleri Viyanalı nörolog Joseph Breuer den (1842-1925) ayrıldığı 1896 yılından sonra uzun bir süre araştırmalannı tek başına sürdürmüştü. 1900’lerde Viyana’da çevresinde az sayıda öğrenci toplanmış, ama ancak 1906’da İsviçreli psikolog Eugen Bleuler (1857-1939) ve asistanı Cari Gustav Jung’un (1875-1961) psikanaliz hareketine katılmasıyla bu yeni disipline duyulan ilgi artmaya başlamıştı. 1908’de Salzburg’da ilk Uluslararası Psikanaliz Kongresi toplanmış, 1909’da Freud ve Jung ABD’ye konferansa çağrılmışlar, bir yıl sonra da dernek kurulmuştu. Böylece, Batı’da Victoria Çağı ahlakının hâlâ etkili olmasına karşın, cinselliği insan varlığının en temel boyutu kabul eden bir düşünceye kurumsal bir dayanak kazandırılmış oluyordu.

Freud, Avusturya Macaristan’ın Moravya bölgesinde doğmuştu. Orta sınıftan bir Yahudi ailesinin çocuğuydu. Lise çağında felsefe ve insan bilimlerine daha çok ilgi göstermişse de ailesinin parasal güçlükleri, onu ‘’parlak’’ bir geleceği olan hekimlik mesleğini seçmeye itmişti. 1881’de Viyana Tıp Fakültesinden mezun olduğunda, Viyana Hastanesinin nöroloji bölümünde çalışmaya başlamış ve 1882’de de Hamburg’la varlıklı bir Yahudi ailesinin kızı olan Martha Bernays ile nişanlanmıştı. 1885’te Paris’e giden Freud burada bir süre ünlü nörolog J.M. Charcot’nun (1825-1893) yanında araştırmalara katılmıştı. O dönemde histeri hastalığı ve hipnotizma tekniği üzerinde çalışan Charcot, Freud’un ilgisinin nörolojinin fiziksel yanından ruhsal yanına kaymasında önemli bir rol oynamıştı. Freud 1886’da Viyana’ya dönmüş ve sinir hastalıkları uzmanı olarak bir özel muayenehane açtıktan sonra Martha ile evlenmişti. Bu sırada dostu Dr. Breuer’in de histeri hastalığının (belirtisi bedensel acı ve felçler olan ruhsal kökenli bir hastalık) tedavisinde hipnotizma tekniğini kullandığını öğrendi. Freud’un Breuer le birlikte başlattığı histeri üzerine çalışmalarla, psikanalizin temeli atılıyordu.

Bilinçdışının Araştırılması

Freud ile Breuer’in hipnotizma tekniği kullanarak yürüttükleri çalışmaların sonuçları 1895’te “Histeri Üzerine Çalışmalar” adıyla yayımlandı. Kullandıkları yöntem, histerinin, hastanın yaşamış olduğu ama sonradan unuttuğu bir ruhsal sarsıntının ürünü olduğu varsayımına dayanıyordu. Bu sarsıntı kişide bir zihinsel süreci başlatıyordu, ama olay unutulduğu için bilincin etkisinden uzak kalan bu zihinsel enerji, saparak bedende bir sinir akımına dönüşüyordu. Histeri belirtilerinin ortadan kalkması için hipnotizma yoluyla hastanın unutulmuş sarsıntıyı anımsaması ve yeniden yaşaması gerekliydi. Bu, psikoloji tarihinde atılmış en büyük adımlardan biriydi, çünkü zihinde bilinçli olmayan ama yine de aktif olan kişinin davranışlarını etkileyen alanlarır bulunduğu ilk kez anlaşılmış oluyordu. Freud gerek hastanın kendisi gerekse başka kişiler tarafından açıkça görülemeyen bu alanlara bilinçdışı adını veriyordu. Ne var ki, hipnotizma tekniğinin sonuçları kesin değildi, kimi zaman hiç sonuç vermiyordu. Bu süre içinde Breuer ile anlaşmazlığa düşen Freud yeni bir tedavi yöntemi geliştirmeye girişi 1896’da “psikanaliz’’ (ruh çözümlemesi) adını verdiği bu yöntem serbest çağrışım tekniğine dayalıydı. Freud, üzerinde çalıştığı”hastadan “aklına gelen her şeyi söylemesini’ istiyordu. Bu yöntem ortaya önemli bir olgu çıkarmıştı: önce rahatça konuşan, aklına gelen en anlamsız sözleri bile söyleyen hasta bir süre sonra susuyor, söyleyecek bir şey bulamıyordu. Bu. hastanın bilinçli iradesinden bağımsız olan ve analize yardımcı olmayı reddeden bir ruhsal olgunun varlığına işaret ediyordu. Freud bu olguya “direnç” adını verdi. Artık zihinle ilgili daha kapsamlı bir hipotez de oluşturabilecek durumdaydı: zihin, belli sayıda ruhsal (ya da zihinsel) güçten oluşan karmaşık, dinamik bir bütündü. Bu güçlerin bazıları bilinçli, bazılarıysa bilinçdışıydı ve bazan birbirlerıyle uyum içinde, bazan da çatışma içinde etkinlik gösteriyorlardı.

Freud bu hipotezi temellendirmek ve dirençleri aşma yöntemleri geliştirmek için 1897’den sonra zorlu bir çabaya girişti: iki yıl boyunca, içebakış yöntemiyle, geliştirdiği hipotezi kendine uyguladı. Bunun sonucunda yayımladığı “Düşlerin Yorumu (1900) son bölümünde, bilinçdışı ile ilgili ilk bütünsel kuramı yer alıyordu. Zihnin bilinçdışı içeriğinin sadece arzulardan oluştuğu belirtiliyordu; bu arzular da taşıdıkları büyük ruhsal enerjiyi temel fiziksel içgüdülerden alıyorlardı. Freud’un kimi zaman içgüdüsel dürtü kimi zaman da sadece içgüdü diye adlandırdığı bu bilinçdışı ve organik kökenli güçler, her ne pahasına olursa olsun doyurulmaktan başka bir amaç taşımıyorlardı. Bu yüzden, gerçekliğe uyumla ve dış tehlikelerden kaçınmayla ilgili zihin öğeleriyle çatışmaları kaçınılmazdı. Öte yandan Freud’un kendi kendini analizi, düşlerin yapısı ve işlevleri konusunu da aydınlatmıştı. Düşler de, nevrozlu belirtiler gibi, bilinçdışı dürtülerle bilinç arasında bir çatışmanın ürünüydü. Üstelik, düşler sadece nevrozlulara özgü olmayıp bütün insanların yaşadığı bir deney olduğu için, zihinsel süreçlerin daha geniş kapsamlı olarak incelenmesine ve “normal” ile “anormal” arasındaki uzaklığın sanıldığı kadar büyük olmadığının görülmesine fırsat veriyordu.

Düşlerin incelenmesi, Freud’un birincil (bilinçdışı) ve ikincil (bilinçli) süreçler arasındaki farkları görmesini sağlamıştı. İnsan gelişmesinin daha erken bir aşamasında ortaya çıkan birincil zihinsel süreçlerin başlıca özelliği örgütsüzlük ve eşgüdümsüzlüktü. Her dürtü, ötekilerden bağımsız olarak kendi doyumunu aramaktaydı. Mantığın çelişki ilkesi de burada geçerli değildi: karşıt dürtüler yanyana etkinlik gösteriyordu. Uzam ve zaman kategorileri de geçerli değildi. Birincil süreçlerin temel etkinlik biçimi yoğunlaştırma ve yön değiştirmeydi: benzerlikler hemen özdeşlik haline geliyor, imgeler kolayca birleşiyor ve birbirinin yerini alıyordu. Birincil süreçlerdeki zihinsel enerji bağsız ya da hareketliydi: bir imge ya da düşünceyle ilgili enerji ve heyecan, kolayca bir başkasına geçebiliyordu. Burada sadece haz ilkesi geçerliydi: dış uyarımlar ya da iç çatışmalar nedeniyle artan içgüdüsel gerilimin doğurduğu acıyı (daha doğrusu, hazsızlığı) en aza indirmeyi amaçlıyor bunun için de düşlerde olduğu gibi sanrısal doyum yoluna gidiyordu. Buna karşılık, insanın kendini dış gerçekliğe uyarlamasıyla birlikte ortaya çıkan ikincil süreçler mantık kurallarına uygun olarak işliyordu. Kesin özdeşlikler, benzerlikler ve ayrımlar geçerliydi. Kullandığı enerji belirli nesnelere (ya da bu nesnelerin zihindeki karşılıklarına) bağlıydı. Gerçeklik il kesince yönetiliyordu: içgüdüsel gerilimi azaltmak için kullandığı yol, gerçekliğe uyum göstermek ve onu rasyonel hareketlerle değiştirmekti.

içgüdüler Kuramı

1910’lara gelindiğinde Freud un çevresinde çok sayıda yeni psikanalizci birikmişti Bunlar arasında, Bleuler ve Jung’un dışında, Alfred Adler (1870-1937), Sandor Ferenczi (1873- 1933), Otto Rank (1884-1939), Karl Abraham (1877-1925) ve Ernest Jones (1879-1958) en önemlileriydi. Psikanalize gelen hastaların sayısı artıyordu. Freud, 1926’da “Encyclopedia Britannica” için yazdığı “Psikanaliz” maddesinde, bu yöntemin en büyük başarıyla hafif nevrozlara -histeri, fobiler (abartılmış korkular) ve saplantı halleri- kullanıldığını, ruhsal çöküntü (depresyon), cinsel tutukluk ve anormallik durumlarında da olumlu sonuçlar verebildiğini ama psikozlarda -gerçeklik duygusunun yok olduğu çılgınlık halleri- alacağı sonuçların kuşkulu olduğunu belirtiyor ve “gelecekte psikanalizin tedavi yöntemi yanından çok, bilinçdışının bilimi yanıyla önem kazanacağım” ekliyordu. Ama psikanaliz akımında en büyük tartışmalar da bu alanda, özellikle içgüdüler kuramı konusunda çıkacaktı. Bu tartışmalar 1910’larda Jung ve Adler’in 1920’lerde de Otto Rank’ın hareketten ayrılmasına yol açacaktı.

Freudun kendisi de bu konuyla ilgili görüşlerini sürekli değiştirecek ve geliştirecekti. İçgüdüler, canlılarda doğuştan bulunan ve onları belirli eylemlere iten biyolojik kökenli dürtülerdi. Her içgüdü kendi biyolojik kökeninden gelen belli miktarlarda ruhsal enerjiyle yüklüydü. Her içgüdünün bir amacı vardı: o içgüdüye özgü eylemi gerçekleştirmek ve bu yoldan yüklenmiş olduğu enerjinin boşalmasını sağlayarak içgüdüsel doyuma ulaşmak. Her içgüdünün belli bir nesnesi de vardı ve ancak bu nesneyle birlikte amacına ulaşabilirdi. Bir nesne bulamama ve içgüdüsel amaca ulaşamama durumu, içgüdüsel engellenmeye ve doyumsuzluğa yol açmakta, bu da içgüdüsel gerilimin ve da duygusunun artmasına neden olmaktaydı. Haz ilkesinin işleyişi sonucunda bu acı, ya doyuma ulaşma çabalarının artmasına ya da gerilimi azaltacak ruhsal savunma mekanizmalarının devreye girmesine yol açıyordu. Bu savunma mekanizmaları, zihnin bilinçli “yüzeyi” olan egodan (ben) kaynaklanıyordu.

Freud bütün çalışma yaşamı boyunca bir çifte içgüdü kuramına bağlı kalmıştı, iki grup içgüdü vardı; Freud I. Dünya Savaşına kadar yazdığı yazılarda bunları (a) cinsel içgüdüler ve (b) ego içgüdüleri olarak görüyordu. Cinsel içgüdüler, biyolojideki üreme içgüdüsünün ruhsal karşılığıydı; türün devamına yönelikti; ego içgüdüleri ise türün değil, bireyin varlığının korunmasına yönelikti; uyku, yemek gibi gereksinimler, tehlikelerden korunma ve çevreye uyum gösterme eğilimleri, ego içgüdülerinin ifadesiydi. Bu iki grup içgüdü arasında çatışmalar olabiliyordu ve nevrozlar bu çatışmaların ürünüydü.

1920’den sonra Freud, deneysel olarak saptanabilen bu iki grup içgüdünün altında, daha temel iki içgüdü bulunduğunu düşünmeye başlayacaktı. Bunlar (a) hem cinsel içgüdüyü hem de koruyucu içgüdüleri içeren yaşam içgüdüsü ve (b) ölüm içgüdüsüdür. Freud, Yunan aşk tanrısı Erosun adını verdiği yaşam içgüdüsünün işlevinin ‘ayrı parçaları sürekli yakınlaştırmak ve birleştirmek, bu yoldan yaşamı çoğaltmak” olduğunu belirtiyor ve bu içgüdüyü dışa vuran güce libido adını veriyordu. Ölüm içgüdüsü ise, Freud’un “yineleme zorlanımı” adını verdiği ve bütün canlılarda bulunan çok temel bir eğilimden kaynaklanıyordu. Bu, sürekli olarak daha önceki bir duruma dönme yönünde baskı yapan bir eğilimdi. Yaşam da cansız maddeden geliştiği için, bütün canlılarda eski cansız (inorganik) duruma dönme, kendi kendini yok etme yönünde bir eğilim vardı. İnsanlardaki saldırgan eğilimler, ölüm içgüdüsünün kısmen dışa yönelmesiydi; böylece kişi yok olmaktan kurtuluyor ve saldırganlık Eros’un hizmetine girmiş oluyordu.

Kişiliğin Oluşumu

Freud’un zihnin yapısıyla ilgili en sistemli görüşleri, “Ego ve İd (1923) adlı yapıtında ortaya konulacaktı. Freud. daha önce bılinçdışı olarak adlandırdığı zihin tabakasına artık id (o) adını veriyordu. Doğuştan var olan herşeyi içeren ıd, butun içgüdüsel dürtülerin deposuydu. İd’in “en dış yüzeyinde bulunan” ve içgüdüsel dürtülerin dış dünya ile karşılaşmasından doğan zihin tabakasını da ego olarak adlandırıyordu.

Bu kişiliğin bilinçli parçasıydı ve haz ilkesinin değil, gerçeklik ilkesinin egemenliği altındaydı. Freud’un sözleriyle, “id tutkulara benzetilebilirdi, ego ise günlük dilde akı ya da sağduyu diye adlandırılan şeyi temsil etmekteydi”. Kişiliğin en geç gelişen tabakası ise “süper ego” (üst ben) idi. Ahlak alanındaki “vicdan” kavramının psikoloji alanındaki karşılığı olan süper ego, kişinin kendini gözlemesi, ölçmesi, eleştirmesi ve denetlemesi gibi zihinsel etkinliklerle ilgiliydi. Süper ego, çocuğun beli bir gelişme aşamasında, çevresinin ve özellikle ailesinin değerlerini benimseyerek içgüdüsel dürtülerini denetim altına almasıyla oluşmaktaydı. Freud, süper egonun sadece dış çevreden değil, id den de kaynaklandığını belirtiyordu: süper egonun özeleştiri eğilimi, id’den gelen saldırgan dürtülere bir çıkış yolu sağlıyordu. Nevrozlu kişilerde kendini suçlama eğiliminin şiddeti, bunun bir kanıtıydı.

Psikanalizin en erken ortaya konulan kuramlarından biri de çocuğun cinsel gelişimiyle ilgiliydi. Freud’un toplumda en çok tepki uyandıran buluşu da buydu: insanda cinsel yaşam ergenlik çağında değil, daha doğuştan başlıyordu. Bebek, doğduğunda, bilinçsiz bir içgüdüler yumağı idi; bu içgüdüler arasında cinsel içgüdü de vardı. Cinsel içgüdü, yetişkin insanın normal cinselliöine ulaşıncaya kadar belirli aşamalardan geçiyordu. Bebeğin süt emme dönemine denk düşen ağızcıl aşamada başlıca haz organı ağızdı ve içgüdünün nesnesi de anne (ya da memesi) idi. Çocuğun dışkısını denetlemeyi öğrendiği yaşlara dışkıl aşama adı veriliyordu. Bu dönemde makat ve dışkılama çocuğun önde gelen haz kaynaklarıydı. Bundan sonraki aşamada çocuk cinsel organıyla ilgilenmeye başlıyor, penis de haz bölgeleri arasına katılıyordu. 3-5 yaşlarına rastlayan bu dönemde, çocukta annesiyle ilgili çocuksu cinsel fanteziler başlıyor, çocuk yarı-bılinçli olarak babasını (kız çocuk da annesini) “rakip” olarak görmeye başlıyordu. Freud bunu Oedipus kompleksi olarak adlandırmıştı. Bunun aşılması çocuğun babasıyla özdeşleşerek onun otoritesini ve değerlerini benimsemesine bağlıydı. Süper ego da bu özdeşleşme sureci içinde doğuyordu. Bundan sonra, cinsel içgüdünün sönükleştiği bir gizlilik dönemi geliyordu.

Çocuk bu dönemde toplumsallaşıyor, cinsel enerjisini okuma, öğrenme, spor, oyun gibi alanlara yöneltiyordu. Ergenlik çağında cinsel içgüdü ikinci kez öne çıkıyor, ama bu kez normal üretken cinsellik başlamış oluyordu. Çocuğun bu dönemlerden birine saplanıp kalması, libidonun üretken döneme ulaşamaması, nevrozların nedenlerinden biriydi.

Psikanaliz ve Kültür

Freud daha 1900’den başlayarak kuramını günlük yaşama (‘ Düşlerin Yorumu ’, “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi\ 1901;”Şakalar ve Bilinçdışıyla Bağıntıları’ ,1905), sanata (“Dostoyevski ve Baba Katilliği”Şairin Hayal Kurması”,1908), antropoloji ve sosyolojiye (“Totem ve Tabu”, 1914;”Uygarlık ve Doyumsuzlukları”,1930) uygulamıştı. Bilinçdışı kalan güçlerin ortaya çıkarılmasıyla ve düşlerle ilgili görüşleri, Eros kavramı, daha kendi döneminden başlayarak, başta Alman romancı Thomas Mann olmak üzere çok sayıda yazarı etkilemiş, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) akımının başlıca esin kaynaklarıncan biri olmuştu. II. Dünya Savaşından sonra, Batı kültürü, hatta toplumu üzerindeki etkileriyle XX. yüzyılın ilk yarısının en önemli Batılı düşünürü olduğu geniş bir kesim tarafından kabul edilecekti.

Tekil yazar, sanatçı ve akımlar üzerindeki dolaysız etkileri yanında, Freud’un düşüncelerinin daha önemli sonucu dolaylı olmuştu: bilinçdışı dürtülerle ilgili düşünceleri, liberal toplum teorisinin en önemli varsayımı olan, insanın bütünüyle rasyonel, bilinçli bir varlık olduğu düşüncesini kökünden sarsmıştı. Öte yandan, insan kişiliğinin büyük ölçüde biyolojik yapısıyla ve henüz bilinçsiz bir çocukken geçirdiği deneylerle belirlendiği yolundaki düşüncesi de, XIX. yüzyıl liberalizminin iyimser ve ılımlı reformculuğuna indirilmiş ağır bir darbeydi; Freud’un kendisi de, hasta insanların (ve bu insanlardan oluşan bir toplumun) ancak büyük çabalar ve fedakarlıklarla düzeltilebileceğini açıkça söylemişti.

Bu yazı 155 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

Kategoriler