ESKİÇAĞ TARİHİNE BAŞLARKEN

Paylaş
 

ESKİÇAĞ TARİHİNE BAŞLARKEN

Tarih yazılı belgelerin ortaya çıkışından bu yana geçen sure­yi konu edinir. Yazılı belgelerin bulunmadığı zaman ise «tarihön­cesi» olarak adlandırılır. İnsanlığın tarihi ile doğanın tarihi as­lında iç içe gelişmiştir. Önce dünyanın oluşumu, sonra canlıların oluşumu ve insanın oluşumu. İnsanın hem biyolojik, hem de top­lumsal oluşumu uzun bir süreyi içerir. Bu oluşumun en son aşa­ması tarihin konusu olmaktadır. Bu «uygarlık» aşamasıdır. Ge­nel olarak yazıyla başlatılan devredir. Ancak insanoğlu tarih çağ­larına birdenbire gelmemiştir. Zamanın herhangi bir anında bir­den bire uygarlaşma sözkonusu olmamıştır. Bu aşamaya ulaşa­bilmek için uzun süre doğayla mücadele eden insanoğlu büyük bir kültürel birikim sahibi olmuştur. Bu birikim uzun gözlemle­rin, denemelerin kuşaklar boyu süren bir sonucudur, özüdür.

Tarih çağlarına başlarken insanoğlunun geçirdiği kültür aşa­malarını, geçirdiği evrimi ve geçireceği yaşantısını kanıtlayabil­mek için ele almanın yararı vardır. Bunu kavramak, «tarih ön­cesi» kültür aşamalarını tanımakla sağlanabilecektir. Demek ki aslında «Eskiçağ»m içinde olmamakla birlikte Eskiçağa bir ((giriş») olarak tarihöncesi (Prehistorya) gelişimini öğrenme zorunluluğu vardır. Prehistoryanın tarih devirlerine oranla uzunluğu dikkate alınırsa başlıbaşına bir öğrenim konusu olmasının gerekliliği or­taya çıkar. Çünkü, bireyin doğa ve toplum içinde evrimleşme sü­recinin, onun sosyo – ekonomik yaşantısının devinimini tam an­lamak, Eskiçağa giriş olarak ele alınamayacak derecede önemlidir. Kaldı ki elde bulunan belgelerle bu gelişim evreleri bugün tam anlamıyla aydmlatılabilmiş de değildir.

 

Eskiçağda bilinen uygarlık alanlarının tarihine başlarken de­ğindiğimiz bu Prehistorya gelişimi ile yazılı belgeler hakkında top­lu bir bilgi gereksinmesine işaret etmenin yararlı olduğu düşün­cesindeyiz. Önce «Eskiçağ» denilince nasıl bir sınırlandırma yapıl­dığının üzerinde duralım.

1.1. ESKİÇAĞ TARİHİNİN SINIRLARI

Eskiçağ tarihi denilince nereler ve ne zaman aklımıza gelir ? Kuşkusuz burada «çağ» kavramı üzerinde ayrıca durmayacağız. Eskiçağ, Ortaçağ, Yeni ve Yakınçağ ayırımı Akdeniz Kültür ala­nına dayalı, Avrupa tarihine göre yapılmıştır. «Genel tarih» bu ayrıma göre işlenmektedir. Öyleyse uygulamada yerleşen biçime göre Eskiçağı sınırlandırmakla yetinmek yerinde olacaktır.

Zaman bakımından Eskiçağ tarihi yazılı belgelerin en eski olarak Akdeniz Kültür bölgesinde görülmesinden, Roma İmpara­torluğunun M. S. 476 da batı kesiminin yıkılmasına dek sürer. Başlangıç noktası bakımından araştırmacıların bir karşı görüşü olmamakla birlikte, Eskiçağın Ortaçağa dönüşmesi için önerilen tarihler değişiktir. Eskiçağın bitim tarihi olarak M. S. 395, M. S. 476, M. S. 800 gibi tarihleri önerenler bulunmaktadır. İlerde gö­rüleceği gibi Eskiçağın sosyal, siyasal ve ekonomik yapısını karak- terize eden özellikler M. S. V. yy. larda değişmiştir. Artık tüm Ak- denizi içeren bir Roma İmp. u yoktur. Eskiçağın köle emeğine dayanan ekonomik yapısı, yerini seri emeğine bırakmıştır. İm­paratorluklar yerine feodal yönetim egemen olmuştur. Bu an­lamda Eskiçağı 476 tarihine göre sonuçlandırmak, yani zaman sı­nırı koymak daha doğru olacaktır. Bugün var olan ulusların ken­di özel tarihlerini incelerken yazıyla birlikte tarih devirlerini baş­latıp, özel yapılarına göre tarihlerini bölümlemeleri ayrı bir ko­nudur. Biz programlarımıza uygun olarak Eskiçağın zaman sınır­landırmasını yazıyla başlatıp 476 tarihiyle noktalayacağız. Bu kronolojik dilim içinde Eskiçağ tarihi sınırlandırılacaktır.

Ortam olarak bu zaman sınırlamasında hangi bölgelerin tarihi ele alınmalıdır ? Başka bir deyişle coğrafî ortam olarak sınırlar nerelere dek uzanmaktadır ? Bunu saptamak için yazılı belgelerin bulunduğu bölgelere bakmaktayız. Bu tarihler arasında kendine özgü yazılı belgelerin bulunduğu alanlar, Eskiçağ tarihinin sınır­larını içermektedir. En eski yazılı belgeler Akdenizin doğusunda görülmektedir. Asya, Avrupa, Afrika gibi kıta ayrımına bakmak­sızın Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Suriye – Filistin ve İran da yazı beliriyor M. Ö. 3500 lerden sonra. Öte yandan Çin ve Hint böl­gelerinde de yazılı belgeler görülüyor. Genel olarak »Yengeç Dö­nencesi »nin kuzeyinde 40° paralele dek olan ılıman iklim bölgesi yazıya öncelikle kavuşan alanları içermektedir. Eskiçağı coğrafî ortam olarak bu bölgelerde izleme olanağı vardır. Uzak doğudan batıya doğru sıralarsak bu alanlar : Çin, Hint, İran, Mezopotamya, Suriye, Mısır, Anadolu, Ege ve Yunan, Roma’dır.

Asıl genel tarihin oluştuğu ortam Akdeniz uygarlık alanıdır. Akdenizin doğusu – ki eski Ön Asya diye adlandırılır – yazıyı daha erken tanımış, yani tarih çağlarına daha erken girmiştir. Akdeni­zin diğer kesimleri – ki Batı uygarlık alanıdır – Doğuya oranla ya­zıya geç ulaşmalarına karşın çağdaş uygarlığın gelişmesinde etkin rol oynamıştır. Eskiçağ tarihinin ağırlık noktası bu alan olacak­tır. Ama Çin ve Hint bölgelerinin de Eskiçağda kendi iç dinamik­leriyle gelişen, uygarlık aşamasına ulaşmaları da söz konusu ol­duğuna göre bunlardan da söz etmek, hele Türk Tarihi açısından, gereklidir. Böylece Eskiçağ tarihi denilince şu tabloyla karşılaşı­yoruz : Akdeniz kültür alanına bağlı olarak doğu uygarlıkları (Mezopotamya Mısır, Anadolu, Suriye Filistin, Iran), yine aynı alana bağlı batı uygarlıkları (Ege ve Yunan, Roma), Çin ve Hint.

Eskiçağ uygarlık alanlarının tarih devirlerine girişi, yani ta­rih öncesindeki kültür gelişmeleri birbirlerinden farklı olmuştur. Yazılı tarih devirlerindeki gelişmede türlü neden ve koşulların et­kisiyle, farklılıklar gösterir. Ancak tarihin her devrinde ve tarih öncesinde bölgeler arası etkileşimler vardır. Bu etkileşimle ortaya çıkan benzerlikler, ya da ayrılıklar, genel gelişim aşamaları sap­tanırken gözönünde tutulmalıdır. Örneklere girmeksizin diyebili­riz ki bugün sahip olduğumuz çağdaş uygarlık tek başına bir kav­inin ya da bir bölgenin malı değildir. Türlü kavimlerin ve bölge­lerin bunda az ya da çok etkinliği vardır. İnsanlığın ortak malıdır. Genel tarih öğrenimi, temelde bu görüşü verecek bir bilgi dalıdır.

Bu zaman ve coğrafi ortamla sınırlı olmak üzere yukarda söz- konusu ettiğimiz tarih öncesi kültür gelişimine, Eskiçağa giriş olarak bakmak gerekecektir.

1.2. TARİH ÖNCESİ (PREHİSTORYA) :

50.000 yıl öncesinden bu yana insanın yaptığı araçlarla kar­şılaşırız. İnsanlık tarihi açısından, doğanın 50.000 yıl öncesini içeren gelişimini bir yana bıraksak bile tarih devirlerine ulaşılın- caya dek geçirilen uzun bir gelişim süreciyle karşı karşıya kalırız. Bu uzun süre incelendiğinde insanla diğer canlılar arasında ben­zer ya da ayrı özelliklerin de neler olduğunu görebilmekteyiz.

Diğer hayvanlar gibi insan da dış çevreyle etkileşim içindedir. Onun tehlikelerinden korunmak, ondan geçimini sağlamak zorun­luluğu ile karşı karşıyadır. Kendini çevresine uydurmak zorun­dadır. Bu bakımdan hayvandan farklı değildir. Ancak hayvanlar çevrelerine bedensel olarak uyarlar. Korunmak için dişleri, pençe­leri gelişir, soğuk bölgede kürkü kalınlaşır, sıcak bölgede tüylerini atar. Kısacası, hayvanlar çevrelerine bedensel olarak uyarlar. İn­san bu noktada hayvandan farklılaşmıştır. Beden dışı organlar aracılığıyla insan çevresinden yararlanır, ya da kendini çevrenin zararlarından korur. İnsanın beyni hayvanlara oranla gelişmiş, el­leri bedenini taşımaktan kurtulup araç yapımına yönelmiştir. İn­sanı fizyolojik olarak diğer hayvanlarla karışîaştırırsak onlardan çok güçsüz olarak görülür: Yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri,yırtıcı dişleri yoktur. Soğuktan korunacak kürkleri de yoktur. Bü­yümeleri, kendilerini korumaları da uzun bir süre almaktadır. Bunlara karşılık bedenlerinden ayrı araç kullanma güçleri vardır. İnsanı, hayvandan üstün kılan da organlarından ayrı araç kullanma gücüdür. Hayvanlar çevre değiştirdiğinde doğal bir ay­rıma uğrayıp, türleri yok olduğu halde insan her türlü çevreye uyabilmektedir. Böylece doğanın tutsağı olmaktan çıkmıştır. Hay­vansa doğa koşullarına göre gagası, tüyü, pençesi v.b. organları gelişmiş bir canlıdır. Bedeninin çevreye göre gelişim göstermesi nedeniyle yaşayabileceği çevrenin dışına çıktığında yaşama olana­ğı bulamamaktadır. Bu nedenle de doğa tarihi boyunca birçok hayvan türü yok olmuş ancak fosilleri kalmıştır. İnsansa araç ve gereçlerle uyum sağladığı gibi, bunları geliştirerek doğayı kendi hizmetine sokabilmiştir.

Çevreye uyum bakımından insanla hayvanın farklılığına de­ğinirken bir nokta üzerinde daha durulmalıdır : Hayvan bedensel uyumuyla ilgili kesimlere hemen alıştığı halde insan yaptığı araç­ları yaparken de, geliştirirken de, kullanılmasını öğrenirken de tür­lü sınama – yanılmalardan denemelere dek uzunca bir süreyi ge­reksinmektedir. Bu düşünceyi biraz daha açtığımızda insanın kül­türel gelişmesiyle ilgili ilk sağlam tabanı saptayabiliriz.

Araç yapımı toplumsal bir iştir. İnsanlar kişisel bulgularını toplumun ortak malı durumuna getirirler. Örneğin taş bir baltanın yapımını ilk kez bir birey sağlamıştır. Ama bu baltanın geliştiril­mesi, kullanılması, ortak bir değer düzeyine getirilmesi toplumsal bir iştir. Bu araçların kullanılmasının öğrenilmesi, hayvanların bedensel organlarını kullanmasından çok zordur. Uzun bir eğitimi gerektirir. Yeni doğan çocuk en yalınç aracın kullanılmasını bile uzun sürede ancak öğrenir. Kaldı ki insan yavrusu kendi beden­sel organlarını bile kullanma alışkanlığını zamanla öğrenir. İnsan, gelişebilmek için ana – baba gibi yaşlı kuşağın deneylerinden ya­rarlanarak olgunlaşır.

İnsanın kullandığı araçlar toplumun malıdır. Toplum içinde geliştirilir, toplumda öğretilir. Hayvanlara göre bedensel olarak zayıf olan insanoğlu bu toplumsal kalıtım yoluyla güçlenir. Doğa­ya karşı uyumunu toplumsal çabasıyla sağlar. Bu toplumsal de­ğerlerin, bilgilerin yeni kuşağa aktarılmasında dil, hayvanlara oranla insana üstünlük sağlar.

İnsanın biyolojik yapısı türlü sesler çıkarmaya elverişli olarak evrimleşmiştir. Bu sesleri toplumda ortak olarak anlamlandıran insan, toplumdaki bilgileri aktarma olanağı kazanmıştır. Dil, top­lumun oluşumuyla bağıntılı olarak gelişir. Kavramlar soyut olarak belirir ve bunlara anlam toplumsal olarak verilir. Böylece söz­cükler doğar, gelişir. Bu kısa açıklamalardan şöyle bir sonuca ulaşmaktayız: İn­sanoğlu diğer canlılardan farklı olarak toplumsal bir varlıktır. Onun toplumsal yaşantısının gerekliliği doğayla mücadelesinden çıkmıştır. Yani yaşayabilmek, karnını doyurabilmek için toplum­sal bir yaşantı zorunluluğu doğmuştur. Onun araç yapması eko­nomik bir uğraştan başka bir şey değildir.

Yaşantısının kalıntılarını saptayabildiğimiz insanı toplum için­de görmekteyiz. Kuramsal olarak ilkel insanı tek başına ancak düşünebilmekteyiz. Yoksa kalıntılarıyla tanıyabildiğimiz kadarıyla insan toplumsal bir varlık olarak yaşantısını sürdürmektedir. Grup içinde yaşamaktadır. Ancak bölgeler arası farklılıklar göze çarpmaktadır. Arkeolojinin amacı da bu farklılıkları saptayarak insanın maddi kültür gelişimini anlatan buluntuları sergilemek­tir. Gruplar arasında görülen bu farklılıklar türlü gelişme aşa­malarıyla tarih devirlerine ulaşmıştır.

Demek ki tarih öncesi devirlerin gelişim aşamalarını saptar­ken topluma bağlı olarak, insanın kullandığı araç kalıntılarının değerlendirilmesi ve zamanlandırılmasıyla kültür aşamalarını ni­telendirme olanağı vardır. Bu kalıntıların sistemli olarak araştı­rılması, değerlendirilmesi ve zamanlanması iş bilim olarak arkeo­lojinin konusudur.

 

Bugün arkeoloji, araştırma tekniklerinde çok ilerlemiş, deniz altı araştırmalarına dek alanını genişletmiştir. Arkeologlar türlü tekniklerle buluntuları gerçeğe yakın zamanlamamak olanağı bul­muşlardır. Arkeoloji bilimi, tarih devirleri için de yazılı belgeleri doğrulamada ve yazılı belgelerin yetmediği konularda önemli kat­kılarda bulunmaktadır. Özellikle Eskiçağ tarihinin arkeolojik ça­lışmalardan ayrı yürütülmesi’olanağı yoktur. Tarihin tamamla­yıcı ana öğesi durumundadır. Nitekim tarihi devirlerden söz eder­ken sık sık arkeolojik verilerin aydınlatıcı bilgilerine başvuracağız.

Tarih öncesinin kültür aşamalarını neye göre ve nasıl sap­tamak gereğini böylece belirttikten sonra, bu aşamaların nasıl ge­liştiğini gözden geçirelim.

 

1.2.1. TARİH ÖNCESİ KÜLTÜR AŞAMALARI

Doğanın oluşumuyla ilgili bilim dalı jeolojidir. Jeoloji bilimi yeryüzünde canlıya rastlandığından bu yana geçen zamanı dört ana zaman bölümüne ayırır : Birinci zaman (Paleozoik = Eski hayvan devri), İkinci zaman (Mezozoik = Orta hayvan devri), Üçüncü zaman (Neozoik = Yeni hayvan devri) ve Dördüncü za­man (Atropozoik — İnsan-hayvan devri). Paleozoik devirden bu yana geçen süre aşağı .yukarı 50ü milyon yıllık bir süredir. Bu jeolojik zamanlarda türlü alt devir ve çağlara bölünürler.

İnsanın yerküresinde görülmesi dördüncü jeolojik devirde oluyor. Bu jeolojik devirde «buzul çağı» (Pleistoren çağ) ve «holo­sen cağ» olmak üzere bölümlenir. Holosen çağ şimdi içinde bu­lunduğumuz zamanları içeren jeolojik zamandır. Buzul çağında insan farklılaşmaya başlayarak ortaya çıkıyor. 250.000 yıldan ar­tık bir süreyi içermektedir. Bu jeolojik devri içine alır biçimde ar­keologlar insanın kullandığı araç ve gereçlere bakarak tarih ön­cesi zamanları bölümlemektedirler.İnsanoğlu önceleri doğada çokça bulduğu taştan araçlar yap­mıştır. Zamanla madeni kullanmayı başarmıştır. Aşağıda karşı­laştırmalı olarak baktığımızda daha açık görüleceği üzere maden kullanırken bir yandan da alfabeyi ve yazıyı bulmuştur. Böylece arkeologların maden devri bölümlemelerine paralel olarak tarih çağları da başlamış olacaktır. Demek ki tarih ile tarih öncesi için kültür aşamalarına göre değil yazılı belgelerin bulunmasına göre bir sınır koymaktayız. Kültür gelişimi süreklilik gösterecektir. Ni­tekim tarih çağları için de aynı özelliği görmekteyiz.

 

Arkeologlar tarih öncesini iki aşamada ele alırlar : Taş devri, Maden devri. Amerikalı Etnograf Lewis Henry Morgan (1818 – 1881) kültür gelişiminin vahşet, barbarlık ve uygarlık aşamalarını ayırt eder. Burada arkeolog Gordon Childe’in bu aşamaları bir­leştirerek adlandırmasına dayalı olarak tarih öncesine göz atar­sak şu aşamaları gözleyebiliriz.

  1. Paleolotik Vahşet Durumu

Jeologların buzul çağı (Pleistoren) dedikleri yerin zamanla­ması içine giren bu devre M. Ö. 12.000 – 10.000 yıllarına dek sürer.

Paleolotikum (eski taş) devri arkeologların, insanın kullandı­ğı taş aletleri henüz ustalaşmadan, kabaca kullandıkları devirdir. İnsanın kültür gelişiminin en uzun süren devresidir. Morgan, bu devreyi üç aşamada ele alır. Aşağı aşama olarak adlandırdığı ilk devreyi insan türünün çocukluğu olarak adlandırır. Kabuklu ya da kabuksuz yemişler ve köklerle beslenen insan ağaçlarda yaşayıp yok olmaktan kurtulmuş, tek heceli bir dille konuşmaktadır. Gerçi bu durumda yaşayan insanla ilgili bilimsel kanıtlara rastlanma­mıştır ama orta aşamada görülen gelişmenin böyle bir geçmişe dayanması düşünce olarak ortaya atılmaktadır.

Vahşet durumunun orta aşamasında paleolotik taş araçlara rastlanmaktadır. İnsanoğlu ateşi kullanmakta, deniz hayvanları avlayabilmekte ve bunlar yardımıyla da ırmaklar boyunca yayılabilmektedirler. İnsanlar salt avla geçinemediklerimden yamyamlı­ğın bu aşamada ortaya çıktığı sanılmaktadır.

Paleolotik vahşet düzeyinin üçüncü aşaması (yukarı aşama) ok ve yayın bulunmasıyla başlar. Artık avcılık normal bir besin maddesi elde etmenin yoludur. Ok ve yayla doğaya karşı daha ile­ri korunma durumunda olan insanoğlu doğal barınakların yanın­da oturabilecek yerler yapmakta, dokumacılık, sepetçilik gibi us­talık isteyen işleri başarmış bulunmaktadır. Avcılık ve toplayıcı­lık, doğanın asalağı olan insanın en uzun gelişme süresidir. Üre­tim söz konusu değildir. Doğada hazır bulunan gıdalar avlanarak ya da toplanarak yaşam sağlanmaktadır.

Paleolotik vahşet devrinden neolotik barbarlık devrine geç­meden arkeologlar mezolotikum (orta taş) devri denilen bir aşa­ma daha ayırt ederler. Bu aşamayı mikrolit denilen küçük çak­mak taşı araçların varlığıyla değerlendirirler.

  1. Neolotik Barbarlık Durumu

  2. Ö. 12.000 -10.000 lerde insanlar öncelikle Ön Asya’da Paleo- lotikum devrinden çıkmışlardır. Bu aşamadan öncesi için bölge­ler ve toplumlar arası bir ayrım yapmaya gerek yokken vahşet durumundan çıkıp barbarlık düzeyine ulaşma ayrı zamanlarda ve ayrı gelişim süreci içinde olmuştur. Önce Asya’nın uygun bölge­lerinde bu gelişme izlenmektedir.

Barbarlığın aşağı aşamasına kilin bulunup kullanılmasıyla geçilir. Gerçi taş araçlar daha düzgün biçime kavuşturulduğun- dan arkeologlar neolotikum (yeni taş) devri diye bu aşamayı ad­landırırlarsa da asıl ayırt edici gelişme öğeleri kil, hayvanların ev­cilleştirilmesi ve doğanın asalağı olmaktan çıkan insanın tarımsal üretim yapmasıdır. Bugün arkeologlar neolotik devri zamanla sı- nırlamamaktadırlar. Yani maden devriyle birlikte sona erdirme- mektedirler. Çünkü, taş araçlar kullanılırken maden devrine ge­çildiği gibi, madenleri kullanmaya başladıkları halde neolotik kül­tür özelliklerini sürdüren kimi bölge halklarına da bugün bile rastlanmaktadır.Bu devrin orta aşamasında özellikle Asya’da evcil hayvanlar yetiştirilirken, sulama aracılığıyla yenilebilen bitkiler ekilmekte, kerpiç ve taş yardımıyla evler yapılmaktadır. Sürüler biçiminde yetiştirilen hayvanların et ve sütlerinden yararlanma sonucu As­yalIlar diğer bölgelere oranla daha hızlı gelişme göstermişlerdir. • Etnograflar bu proteinli gıdaların beyin gelişiminde, bitkiyle bes­lenen toplumlara oranla üstünlük sağlandığı sonucuna varmak­tadırlar.Neoiotik devrin bu gelişimi, yeni bir aşamaya ulaşacaktır.

  1. Maden Devri

Nil, Dicle – Fırat, îndus gibi ırmakların verimli kıyılarında in­sanoğlu M. Ö. 5.000 yıllarına doğru madenlerden yararlanma, araç olarak kullanma düzeyine ulaştı. Uygarlık devrinin haber­cisi olan bü aşama şehirleşmeyi gerektiren bir ekonomik gelişme­dir. Morgan, barbarlığın üst aşamasında madenlerin kullanıldığını belirtir. Arkeologlar madenlerin tam kullanılmaya başlamasından önce bir devre ayırt ederler ve kalkolotikum adını verirler. Kalko- lotikum devrinde artık maden vardır ama çok olmadığından kul­lanılma alanı yaygın değildir. Araçlar yine neolotik kültür özel­liğiyle yapılmakta, taş araçlar asıl olmaktadır.

Kalkolotik devirden giderek madenlerin çokça kullanıldığı devirlere girilmektedir. Ancak maden devrini yazılı tarih devirle­rinin, tarih çağlarının önüne koymamak gerekir. Çünkü şehirleş­meyle birlikte, şehrin gereksinmelerine uygun bir biçimde yazı bulunmuştur. İnsanlık böylece yazılı tarih devrine, tarih çağları­na girmiş bulunmaktadır. Morgan’ın uygarlık aşaması dediği in­sanın doğal ürünleri hammadde olarak kullanıp üretimi genişlet­tiği, diğer aşamalardan ustalık ve sanayiye ulaşmasıyla ayırt et­tiği düzey maden devirleriyle birlikte gelişmiştir. Nitekim tarihi devirlere paralel olarak arkeologlar madenlerin çokça kullanılma­sının gerçekleştiği sıraya uygun bir biçimde uygarlığın ilk iki bin yıllık dönemini Ön Asyada tunç çağı olarak ayırt ederler. Sıra­sıyla bakır, tunç ve demir uygarlık hizmetine girmiştir.

Burada Eskiçağ toplumlarmı ele alırken, toplumun ev gerek­sinmesinden fazla «artı-ürün» üretip bunun şehirlerde toplandı­ğı ve şehirleşmeyle birlikte bir kahramanlık çağı olarak sonraki devir yazılı belgelerinde adlandırılan devreyi «tarihî devirlere gi­riş» olarak ele alacağız. Bu devre tarihçilerin ayrımında ise, tari­hin hemen öncesi (protohistorya) devri olmaktadır. Tarih öncesi (prehistorya) aşamalarıysa bu devrenin gerisinde kalan çok uzun bir gelişim sürecidir.

KAYNAK:GENEL TARİH 1

http://bilelimmi.com/kanuninin-son-seferi/

http://bilelimmi.com/buhara-sehrinin-tarihcesi/

http://bilelimmi.com/tutankamonun-hazineleri/

http://bilelimmi.com/tarih-oncesi-donemleri/

 

Bu yazı 97 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/