ERTUĞRUL BEY

Paylaş
 

ERTUĞRUL BEY

Abbasi Hilâfetinin, kuruluşundan iki yüz elli, üç yüz yıl sonra, zayıflaması üzerine, İran’dan ve Turan’dan göç edenler, küçük Islâm Hükümdarlarına bazan hizmet eden, bazan da karşı duran birer topluluk halindeydiler. Bu savaşçı aşiret­ler, muharebelerde bulunarak her türlü güçlüklere katlanıyor, devirlerinin de savaş usulünü çok iyi bildiklerinden, en iyi seçkin asker sayılıyorlardı.

İşte bu temiz Osmanlı soyunun aslı olan (Kayı Han’lı) aşireti de hürriyetini kılıç hakkı ile alan kahraman Oğuz Türkmenlerinin bir kolu idi.

Arap ve Acem tarihlerinde adları yanlış yazılmış olan Oğuz’ların kahraman­lık ve meziyetleri öyle bir derecede idi ki, İran’daki Selçuk Sultanlarının en bü­yüklerinden biri olan ve bir çok yerleri ele geçirmesi dolayısıyla, ikinci İskender adını alan Sultan SANCAR’ı (1) daha aşiret halinden devlet durumuna geçmeden yenmiş ve esir etmişlerdi.

Tarihçilerin söz birliği ettiklerine göre, Ertuğruİ Bey ile Dündar Bey, Sü­leyman Şah’ııı ölümünden sonra, aşiretten kalan dört yüz kuk kadar kahraman ile, Erzurum bölgesinde (PASIN) ovasına geldiler, bir müddet «Sürmeli Çukur» da oturdular, bu ancak bir yıl kadar sürdürülebildi.

Ertuğruİ Beyin Sürmeli Çukur’dan batıya gelişini tarihçiler iki şekilde anla­tırlar : Bir takımının anlatışına göre, Ertuğruİ Bey, büyük oğlu Sarı Yati Savcı Beyi, ülkesinde kendine bir oturma yeri vermesi için, Konya’daki Selçuklu Ha­kan’ı Birinci Alâattin’e göndermiştir. Sultan Alfıattin, Kayî Hanlı aşiretinin du­yulan kahramanlığına karşı, bu isteği sevinçle kabul ederek, Ertuğruİ Beye, Ka­radağ’ı yurt olarak vermiştir.

Ülkeler ele geçirmesi, dört yüz elli yıldan çok sürecek bir cihangir devlet kurmayı başaran şu dört yüz kahramanın istikbaline yarayacak ne tuhaf bir rast­lantıdır ki, savaş halinde iki orduya rastladılar: Biri az ve yenilmiş, biri çok ve kazanmış durumda idi, Ertuğruİ Bey, ne yapılmasını kararlaştırmak için aşiretin ^ ileri gelenlerini görüşmeğe çağırdı. Hepsi galip gelen tarafa yardım ederek Ta­tar’ın kötülüğünden kurtulmak istediler. Yalnız Ertuğruİ Bey, mağlûp dururken, galibe yardımın mertliğe yakışır olmadığından söz ederek, bütün gücüyle Tatar ordusuna hücuma geçti, gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıkla yenilmiş olan Sel­çukluların ordusuna bir gayret aşısı yapılmış, savaşın Seîçuklularca kazanılması sağlanmıştır.

Tarihçilerin bir kısmı da, olayı aynen kabul etmekte, yalnız Sarı Yatı Sav­cı Beyiıı, Birinci Alâattio’in yanma gitmesini, bu başarıdan sonra olarak gös­termektedirler.

İkinci şekil doğru olmasa gerektir. Çünkü o zamanlar adetâ bir Tümen as­ker kabul edilen aşiretin Sultandan izin almadan bir ülkeye girebilmesi kabil ola­mazdı. Girmiş olsa, o ülkenin arazisi ya devletin, ya halkın olacağından, otura­cak, alınacak yer bulunamazdı. Bu görüşe göre, yer istemenin olaydan evvel ol­masını kabul etmek doğrudur. Olabilir ki, Ertuğrul’un bir süre Sürmeliçukur’da kalması da Selçuklu Sultanından izin almak içindi.

Birinci söylentinin akla uygun gelmeyen bir yönü vardır ki, o da Ertuğruî Bey’in, Islâm olmayan bir orduyla, bir Islâm ordusunu savaş halinde görünce, yapacağı hareket hakkında görüşmeye ihtiyaç görmesi ve o görüşmede de aşiret beylerinin, Islâm olmayanlara yardımı öngörmesidir.

Kayî Hanlı aşireti kendi çıkarlarını korumak için, İslâm’a karşı Tatar’a yar­dım edecek olsalar, Mahan’dan Ahlat’a, Ahlat’tan Anadolu’ya kadar gelmeye ne lüzum vardı? Tatar boyunduruğunu oralarda iken kabul etmeyip Selçuk ülkesin­de, sığınacak yer bulduktan sonra mı, kabul ederlerdi?

Maksatları Tatar’ın boyunduruğundan kurtulmak olunca, onlara yardım edip te, galibiyet, yardım ettikleri tarafta kalmadığı halde, ülkesinde bulundukla­rı ve onlara yardım elini uzatan, Selçuklu devletiyle kötü kişi olmağı ve böylece de dine ve iyiliğe karşı nankörlük damgasını göze aldırmaktansa, karşılaşan iki düşmanı savaş halinde bırakıp gitmek daha doğru bir yol değil mi idi?

İşte bu düşünceyle danışma söylentisi, Ertuğrul Beyin değerini yükseltmek için uydurulmuş bir yalandan, dalkavukluktan ibaret görünür ki ortaya atan her kim ise, Ertuğrul’un şanını, değerini yükseltirken, aşiretin namusunu, dinini ve mertliğini küçültmüş oluyor.

Kesinlikle denilebilir ki, konuşmada hazır bulunan Samsa Çavuş, Akça Ko – gür Alp, Abdurrahman Gazi gibi evlât yetiştiren aşiret büyüklerinin kararı Sel­çuklular aleyhine, Tatar’lara yardıma karar vermek küçüklüğünden çok uzaktı.

Olayı özetlersek:

Ertuğrul Bey’in Selçuklular tarafından verilen bölgeye gelirken bağlı oldu­ğu devlet askerinin Tatarlarla savaştığı yere gelmiş ve silahını çekerek düşmana çullanmış, galibiyetin Selçuk kuvvetlerinde kalmasına sebep olmuştur. Bu da olağan bir olaydır.

Hayrullah Tarihi’nde, Ertuğrul Beyin bu savaşta galibiyete sebep olması söylentisi de kabul edilmemekte, dört yüz kırk kişinin, bir Tatar ordusuna galip gelmesi mümkün olmadığına dair, uzun uzadıya birtakım tartışmalar yapmakta­dır.

Tarihçiler, Ertuğrul Bey’in Selçukluların ordusuna galip gelen Tatar aske­rini yalnız kendi güçleri ile bozmuş olduğunu yazmış olsalardı söylenenler doğ­ru olabilirdi.

Oysa, tarihlerin yazdığı, Ertuğrul Bey kuvvetinin Tatar’a galip gelmesi de­ğil, Selçukluların Tatar Ordusunu bozmalarına sebep olmasıdır.

Dört yüz kırk değil, kuk dört ve belki dört ve belki bir kişinin gösterdiği kahramanlık, bir ordunun üstün gelmesine yarayabildiği, bin kere denenmiş ve görüljjnüştür. Bir ordu değil bir adamın kahramanlığı, bir milleti yenilgiden kur­tarmağa çok kere yetebiliyor:

Ingiltere ile Fransa arasında (Yüzyıl savaşları) adıyla ün alan uzun savaş, 1337 de başlamıştı; Fransızlar 92 yıl hemen aralıksız yenildiler. Hükümet baş­kentleriyle beraber yurtlarının yarısından fazlasını kaybettiler, 1429 yılında JANDARK adında 19 yaşında bir kız ortaya çıktı. Bir içgüdü ile Fransayı kur­taracağını söyliyerek, bir iki savaşta üstün yararlık gösterivermekle, Fransızlar gaipten, yardım aldıklarına inanmağa başladılar. O zamana kadar kale burcun­dan aşağı bakmağa cesaret edemiyen Fransız büyüklerinin bir çoğu, bu inanış ile birerç kahraman kesildiler, herkes bütün gücü ile memleketin kurtarılmasında, birbiriyle yarışa girdi,, yenilenler bu sefer kazanmağa başladılar, namuslarını ta­arruzdan, memleketlerini düşmandan kurtardılar. O zamana kadar katlandıkları savaşı galibiyetle sonuçlandırdılar.

Ertuğrul Beyin hizmeti, Jandark olayından daha garip bir şey midir ki, o olayı tamamiyle kabul etmekte olan Tarih, bu hizmeti kabul etmesin?

Bu başarı üzerine, Ertuğrul Bey, Sultan Alâattin’den büyük ilgi gördü. Ve Karadağ, yaptığı hizmete az görülerek, kendisine Domaniç dağlan yaylâk, Sö­ğüt ovası da kışlak olarak verildi.

Ahmet Mithat Efendinin «Mufassal» adıyla yayınladığı tarihte:

«Selçukluların Osmanhları (Kayî Hanlıları) Söğüt tarafma yerleştirmesinde tarihî bir önem vardır ki, bu hiç bir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. O önem­li olay ise, bu devletin artık her yönden çökmeğe başladığı görüldüğü için, Doğu Roma devleti sınırlarına; emniyeti sağlamak için yerleştirilmiş olduğu düşünce­sidir.» deniliyor.

Biz bu görüşe katılamayız : Çünkü Ertuğrul Bey’in buralara geldiği zaman, Selçuklularda hiç kimse dağılma hali görmemekteydi. Aksine, Alâattin, Eyyübi- lerin evlâtlarıyla birtakım anlaşmalara girişmiş, Celâleddin Harzem gibi bir kah­ramanı yenmiş, sonunda Tatarlar tarafından üzerine gönderilen orduyu bozmuş ve bu başarısından dolayı da (Büyük Alâattin) adını kazanmış, memleketini de atalarının hepsinden çok genişletmişti.

Bu devrede Selçuklular devleti en olgun, en kuvvetli bir çağında sayılıyor­du. Alâattin ise kendine adetâ gökten inmiş bir varlık gözüyle bakıyordu. Hele. Bizans İmparatorluğunun saldırısından kaçınmak hiç kimsenin hayâl ve hatırın­dan bile geçen şeylerden değildi. Bununla beraber, Selçukluları BizanslIlardan^ çekinir kabul edecek olsak ta, yine Ahmet Mithat Efendinin görüşüne katılma­maktayız. Gerek Selçukluların, gerek Bizans imparatorluğunun birbiriyle karşı­laştırılması halinde, Ertuğrul Bey aşiretinin, herbiri birer kuvvet ilâhı kabul olun­sa, yine bir devletin sınırlarını, bir diğerinin saldırısından korumak için yalnızca, dört, beş yüz kahramana bırakılacak hizmetlerden olamıyacağı ortadadır. Bun­lar yurt olarak Bizans sınırını vereceği yerde, tehlikeli olan Tatar sınırına yer- lestirirdi.

O zamanlar Karahisar halkı, Hıristiyan olduğundan, her ne kadar görünür­de Sultan Alâattin’e bağlı iseler de, Selçukluların zayıflamasından faydalanarak kendilerince bir çeşit özgürlük kazanmışlardı. Bu nedenle yanlarında öyle savaş­çı bir topluluğun gelmesi; kendi çıkar ve dalaverelerine aykırı İdi. Aşireti kimi vakit açıktan açığa, kimi vakit gizliden bin türlü saldıralarla tedirgin etmeğe baş­ladılar. Bu hâl üzerine Ertuğrul Bey, Alâattin’den izin alarak ani bir baskınla Karahisar’ı ele geçirerek düşmanlarını oradan attı ve orayı kabuîlenmiyerek Sel­çukluların idaresine bıraktı.

Ertuğrul Bey, her işinde gösterdiği kudretle Selçukluların dikkatini çekmiş­ti. Savaş gücüne, Rum ve Tatar’lardan kurulu bir düşmana karşı Sultan Alâattin ordusunun Başbuğluğunu kendisine vermişti. Düşman tarafının çokluğu Ertuğrul’- un komutanlık kudreti ve kahramanlığı ile muvazeneyi sağladığından, savaş çok kanlı bir şekilde üç gün sürmüştü. Bununla beraber, yine Ertuğrul ile aşiretlilerin gösterdikleri kahramanlıkla galibiyet onlarda kalmıştı. Oysa Cengiz’lilerin her tarafı ele geçirmesi, Alâattin’e de bir endişe aşılamış, bu yumuşak huylu, neş’eli ve barış sever huylu HAKAN yurdunu saldırıdan kurtarmak için Abaka Han ta­rafından gelen «Yarliğ» (1) i kabul ile, Tatar’lara peyk olmuştu. Ertuğrul Bey de, yakınlarındaki beylerle savaştan vazgeçerek, kendi aşiretinin idaresiyle uğraşıyor­du.

Sultan Alâattin’in 1237 yılında ölümü üzerine, yerine geçen Gıyasettin, dev­rinde Amasya taraflarında Baba Ishak admda bir tarikat kurucusu çıkarak, bir ma­ğaraya çekilmiş, etrafına da bir hayli mürit toplamıştı.

Bir söylentiye göre, dünyayı ıslaha görevli olduğunu söylemiş, peygamberlik iddiası ile ortaya atılmıştı. Amasya ve Tokat bölgelerini altüst ettiği gibi, Padişah’- ııı saltanatını da tehlikeye düşürüyordu.

Ertuğrul Bey, Sultan Giyasettin tarafından, bu âsinin yakalanmasına görevlen dirilen Mübarezüddin’e yardım için emir aldı. Bu topluluğun dağıtılarak Baba Is- hak’ın yakalanıp öldürülmesi Ertuğrul Gazi’nin büyük dirayeti sayesinde olmuş­tur.

Ertuğrul Beyin Selçuklulara son hizmeti, Emir Mübarezüddin’e olan bu yardı­mı mıdır. Çünkü Baba İshak olayından sonra, 1243 de Gıyasettin, Tatar’lara ansızın bir savaş açarak, Baba îshak taraftarlarının yağmasından henüz kurtulmuş olan, Amasya ve Tokat taraflarım Moğol askerleri altüst etmişti. Amasya Kadısı ile. Beylerden Mezhebüddin adında biri Sultandan habersiz İlhanlIlara baş vurarak himaye istemiş, ona vergi vermeyi kabul etmişti.

1247 de o da ölünce İzzettin Kevkâvus, Hakan olmussa da, kardeşleri Rük- nettin, Kılıç Aslan ve Alâattin Keykubat, ortaklaşa Hakanlık ettiklerinden mem­leket karmakarışık bir duruma gelmişti. Keykhatu îlhani bu durumu fırsat sayarak. Sultanların taht’tan indirilmelerine veya taht’a çıkarılmalarına karışmağa başladı, İzzettin’i indirerek yerine Rüknettin’i getirdi. İki kardeş savaşa kalktılar; kimi za­man biri, kimi zaman diğeri yeniliyordu. Yenilen Tatar’a sığınarak ve elinde ola­nı harcıyarak bir ferman ile kardeşinin yerine taht’a geçiyordu. Son olarak İzzet­tin, Bizans imparatoruna sığınmıştı. Yanında olanlar Bizans’ta da doğru durma­dılar, İmparatoru idam edip İstanbul’u ele geçirmeğe kalktılar. İmparator daha atik davranarak İzzettin’i tutukladı. Cengiz soyundan ilk İslâm olan Kıpçak Han’ı Berkay veya İslâm yazarlarının değiştirerek yazdıklarına göre Berke Han, Izzet- tin’in akrabasıydı. Almanya sınırlarına, Balasagun’a kadar, Tuna’yı ve Karadeniz’i Hazer Denizini, Ceyhun ve Aksu ile Baltık Denizini ve Kuzey Buz Denizi arasın­daki yerleri ve hükmettiği ulusları demir idaresi altında tutan Berke Han, Kıpçak’ ta kurduğu orduyla, kışın buz üzerinden Tuna’yı geçerek İstanbul’u kuşattı ve İz-

zettin’i kurtardı. Beraber götürdüğü izzettin orada da rahat edemedi. Çünkü, Ber­ke Han öimüş, yerine geçen Izzettin’de bir uğursuzluk görerek, kendini deniz kıyı­sında bir yere hapsetmişti. Zavallı uzun zaman orada sefalet içinde yaşadıktan son­ra 1281 yıllarında hayata gözlerini yumdu.

Saltanat adıyla üzerlerinde bulunan esareti, kardeşi izzettin ile bir türlü pay­laşmağa yanaşmayan Rüknettin’i de 1267’de, Tatar’lar öldürdüler. Yerine geçen Gıyasettin Keyhüsrev, Hakan olduğu zaman iki buçuk yaşında idi. 1284 yılma ka­dar Konya tahtında o bulundu. Oysa hükümet gerçekte Tatar büyüklerinin elin­deydi. Selçukluları bu kötü durumdan kurtarmak için o zaman Islâmm en büyük kahramanlarından olan Al Malik Al Zahir Baybars, muntazam bir orduyla kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Selçuklular, Mısırlıları kendilerine düşman, Moğol’ları dost imiş gibi, kendi ülkelerinde kendilerini vergiye bağlıyan Tatar’larla beraber oldular, kurtarıcılarına karşı koydular. Elbesan ovasında kanlı bir savaşa giriştiler.

Baybars’ın çevik ve aslanca saldırışı düşmanı çabucak dağıttı. Tatar’lar, Cen­giz’in ortaya çıkışından beri böylesine ağır bir mağlûbiyete uğramamışlardı. Bay- bars bu başarı üzerine Kayseri’ye gelerek, ülkenin kurtuluşunu görüşmek üzere Selçuklu ileri gelenlerini yanma çağırdı. Onlar ise, Tatar’ın yenilgisini Mısır’lıların gücünden daha korkunç gördüler. Bir türlü Ilhan’ın esaretinden ayrılamadılar. Baybars’ı bulunduğu kötü durumdan memnun olanların, kendi mutluluğuna çalı­şanları ayıranı amalarından üzüntüye düşerek, Mısır’a dönmeye mecbur ettiler.

Böyle yakın bir düşman, yabancı ulustan bir dost bulmak budalalığının eseri . fitneler, düşmanın üstünlüğünü tamamlamak için açılmış savaşlar, Ertuğrul için karışmağa ve hizmete değer durumlar değildi. Bununla beraber, uzun ömrünün kir çok zamanım aşiretinin işleriyle geçirdi. Sonunda yaşı doksam geçince 1281 de sesiz sedasız öbür dünyaya göç etti.

Kâtip Çelebi, Ertuğrul’un 1288 de öldüğünü bildirir. Hammer de bunu kabul eder, fakat bu doğru değildir. Çünkü Sultan Gıyasettin Selçuki tarafından Söğüt’- ün kendisine verildiğine dair ilk defa olmak üzere Sultan Osman’a gönderilen ferman 1284 tarihlidir. Gıyasettin’in, Ertuğrul Bey hayatta iken Söğüt’ü onun elinden alıp oğluna vermiyeceği ortadadır.

Ertuğrul’un oğlu olan Sultan Osman, gençlik çağma ulaşınca, sessiz sedasız bir yerde oturmağa razı olamamış, kendinde bulunan nitelikleri bir başka yöne göstererek, daha babası sağ iken savaş alanlarında görünmeye başlamıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı 61 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/