Dertler ve Belaların Dini Anlamları

Dertler ve Belalar-bilelimmi.com
Paylaş
 

Dertler ve Belalar

İnsan demek, muhtaç demektir. Değil insanlar, her mahluk muhtaçtır. Hatta, insanın iyiliği, güzelliği, muhtaç olmasından ileri gelmektedir. İnsanın kulluk yapması, gönlü kırık olması, hep bu ihtiyacındandır. İnsan muhtaç olmasaydı, asi, taşkın, azgın olurdu. İkra suresindeki âyet-i kerimede mealen; (İnsan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!) buyuruldu.

Sıhhatin hep yerinde olması, Allahü teâlâyı unutmaya, Ona isyan etmeye, haram işlemeye sebep olmaktadır. Allahü teâlâ, acıdığı kullarını dertlerle, hastalıklarla gafletten uyandırmaktadır. Nitekim, hadis-i şerifte; (Müminlerde, üç şeyden biri bulunur: Kıllet yani fakirlik, illet yani hastalık, zillet, yani itibarsızlık) buyuruldu.

Sıhhatli ve sıkıntısız olmak, günah işlemeye sebeptir. Afiyet yani günahlardan uzaklaşmak ise, hastalıkta, sıkıntı çekmekte olur. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Hastalık benim kemendim, tuzağımdır ve fakirlik zindanımdır. Buralara sevdiklerimi sokarım.)

Bunun örnekleri tarihte çok defalar ibretlik olarak görülmektedir. Bu örneklerden sadece bir tanesi Musa aleyhisselam zamanında yaşayan Firavundur. Firavunun, herkesin kendine tapınmasını istemesine sebep, 400 sene yaşadığı halde, bir kere başının ağrımaması, ateşinin yükselmemesi idi. Bir kere başı ağrısaydı, herkesin kendine tapınmasını istemesi hatırına gelmezdi.

 

Mümine kırk gün içinde, muhakkak bir üzüntü, hastalık veya korku yahut malına ziyan gelir. Bir kimse, hasta olup tövbe etmezse, Azrail aleyhisselam o kimseye der ki; “Ey gafil! Sana kaç defa haberci gönderdim. Aklını başına toplamadın.”

Dünya da zaten mihnet ve sıkıntı üzerine kurulmuştur. Sıkıntının ise, sabretmekten başka çâresi, kabullenmekten, katlanmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Üç sabır çok kıymetlidir: Tâ’ate sabır, günâh işlememeğe sabır, belâ ve sıkıntıya sabır.

Başa gelen her sıkıntının; hastalık, ölüm, malının elden çıkması ve göz, kulak gibi uzuvların görmemesi ve işitmemesi gibi insanın isteği ile ilgisi olmayan musîbetlere sabretmekten fazîletli sabır yoktur. Belâlara sabır, sıddıkların derecesidir. Bunun için Peygamber aleyhisselâm duâ ederken: “Yâ Rabbî! Bana o kadar yakîn ver ki, musîbetler bana kolay ve hafif gelsin!” buyurdu.

 

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Belâ gönderdiğim kimseler sabredip insanlara şikâyet etmezse, onlara îmânla ölmeyi nasip ederim.”

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben kullarımdan herhangi birine, bedeninde, malında veya evlâdında bir musîbet verdiğim vakit onu güzel bir sabırla karşılarsa, Kıyâmet günü onun için mîzân ve hesap kurmaktan hayâ ederim.”

“Her hangi bir mü’mine bir felâket geldiği vakit, Allahü teâlânın buyurduğu gibi “Allahtan geldik, Allaha gideceğiz” dedikten sonra, Allahım, bu felâketten dolayı beni mükâfatlandır ve bundan hayırlısını bana ver, derse, mutlak sûrette Allahü teâlâ dileğini yerine getirir.”

 

Bir kimse Resûlullah efendimizin huzûruna gelip, “Ey Allahın Resûlü, malım gitti, param gitti, vücûdum hasta oldu, bunun mükafatı nedir? diye sorunca,  Peygamber efendimiz buna şöyle cevap verdi: “Malı gitmeyen, parası bitmeyen ve hasta olmayan kimsede hayır yoktur. Zîrâ Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu belâya mübtelâ kılar. Ona belâ verdiğinde, ona sabır ihsân eder.”

 

Abdullah bin Mübârek hazretleri buyurdu ki:

“Musîbet birdir, kişi, feryat eder, ağlar, sızlarsa, iki olur. Biri musîbet, diğeri sevâbın gitmesi. Bu musîbet öncekinden daha büyüktür. Sabredenlerin karşılığı ise hesapsızdır. Yâni sabredenlere verilen sevâbın miktarını Allahü teâlâdan başkası bilmez.”

Dert, bela, hastalık ve insanın başına gelen bütün sıkıntılar, aynı zamanda günahların affolmasına da sebeptir. Musa aleyhisselam, bir hastayı görüp; (Ya Rabbi! Bu kuluna merhamet et!) diye yalvarınca, Allahü teâlâ vahyedip; (Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günahlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla artıracağım) buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünya, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Ahiret, bunun için yaratılmıştır. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa ahirette çok korkacak, çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada tehlikelerden sakındığı, çalıştığı halde çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Ayrıca müminler, dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlayamazlardı.

 

İşlerinin olması mutlak Allah’dandır,
Sakın zannetmeyin bu, kullardandır.

 

Dertler ve belalar günahlara karşı firendir

İhtiyaçsızlık, azgınlığa, nefsin azmasına sebep olur. Nefs ise, Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefs, zevklerine kavuşmak için her kötülüğü yapmaktan çekinmez. Onun zevklerinin sonu yoktur. Dertler, sıkıntılar ve ölümü hatırlamak ise, emirlere sarılmaya, günahlardan sakınmaya sebep olur. Kişinin haram işlemeye cesaretini azaltır. Nefsin azmasına fren olur. Çünkü mümine gelen belalar, sıkıntılar, günahlara dalmaması için fren ve günahlarının affına da vesiledir…

İslam alimleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâdan dert ve bela istemek uygun değil; ancak kulun acziyet içerisinde olması, biçare olması, Ondan yardım istemesi de Allahü teâlânın hoşuna gider. Bu, kulun kibirlenmemesine vesile olur. Onun için, hastalandığında şikâyet mahiyetinde değil de Allahü teâlâdan medet umar vaziyette yalvarmak ve şifa beklemek gerekir.

 

 “Dert ve belalar günahların affedilmesine sebeptir, öyleyse neden dert ve bela istemek uygun olmasın ki, insanlar neden günahlarının affedilmesini istemesin, hedefimiz Allahü tealanın huzuruna günahsız bir şekilde çıkıp, merhametine kavuşmak  değil midir” diye düşünülebilir.  Burada ki inceliği iiyi anlamak gerekir.

Mesela imtihana giren bir öğrencinin görevi nedir? Hangi soru sorulursa sorulsun, , sorulara istenilen cevabı verip imtihanı geçmektir, öğrencinin görevleri arasında öğretmenine bana şu soruyu sor, bu soruyu sor, ben bu soruyu da isterim gibi bir görevi veya böyle bir şey demeye hakkı var mıdır? Bunun tam terside düşünülebilir, ben bu soruyu istemiyorum, cevap vermeyeceğim denebilir mi ? Böyle diyen ne olur, kendi kaybeder, bu talebe, talebe olmaktan çıkar, fakat imtihandan da muaf değildir, istese de istemese de imtihan soruları onun içinde geçerlidir, uyur gezer vaziyette farkında değildir, kendini kandırır.

İşte dert ve belalar da bu şekildedir, hepsi insanların dünyadaki imtihanlarıdır, niyetin hep doğru cevapları vermeye çalışıp, imtihanı geçmek olması lazımdır. Ayrıca Allahü teala o kadar merhametlidir ki, bu dünya imtihanında kopya çekmeyi de serbest bırakmış, hatta insanlar bunlardan kopya çeksin diye, İslam alimlerini göndermiştir.


Şakik-i Belhi hazretleri, (Sıkıntıya sabrın mükafatını bilen, sıkıntılardan kurtulmaya heves bile etmez) buyuruyor. Sıkıntılara karşılık verilecek nimetleri hatırlayarak, sıkıntı hafifletilebilir. Nitekim Allahü teâlâyı sevenler, birçok acılara katlanmışlar, hatta o acıları duymamışlar bile, Sırri-yi Sekati hazretleri, (Allahü teâlâyı seven, Ondan gelen belaların acısını hiç duymaz. Bir değil, yetmiş kılıç darbesi alsa yine duymaz) buyuruyor. Nitekim, Mısır halkı günlerce yemeden içmeden Hazret-i Yusuf’un güzelliğine bakakaldılar. Onun güzel yüzüne bakmakla açlıklarını unuturlardı. Bundan daha önemlisi de Mısır’ın ileri gelen kadınları, Hazret-i Yusuf’un güzel cemaline bakarak, ellerini kestiler, fakat acısını duymadılar. (Yusuf suresi 31)

Dertleri belaları bahane edip Allahü tealanın emirlerine itaat etmeyenler için;

Hesap günü, “Ehl-i belâ nerededir?” denir. Onlar da getirilir. Onlara; “Sizi Allahü teâlâya ibâdetten men eden şey nedir?” denilir. Onlar da; “Allahü teâlâ, bizi dünyâda dertlere, sıkıntılara, mübtelâ kıldı. Onun için zikrinden ve hakkıyle ibâdetten mahrum olduk” derler. Onlara; “Size gelen belâ mı, yoksa Eyyûb’a (a.s.) gelen belâ mı çok idi?” denilir. Onlar; “Eyyûb aleyhisselâma gelen çok idi” derler. “Öyle ise, onu Allahü teâlânın zikrinden ve O’nun dînini kullarına yaymaktan ve hakkını yerine getirmekten belâ men etmedi de sizi mi etti?” denir.

 

Eskiler birbirlerine her karşılaştıklarında; “Nasılsın” diye sorarlardı. Onların bundan maksadı; “Elhamdülillah, iyiyim” cevâbını alarak, birbirlerinin Allahü teâlâya şükretmesini sebep olmaktı. Böylece, hem şükrettiren hem de şükreden sevâba kavuşurdu. Durumdan suâl edilen herkes ya şükreder, ya şikâyette bulunur, veya susar. Şükür, itâat; şikâyet ise mâsiyettir. Şikâyet, din erbâbından olursa çok çirkin bir mâsiyettir. Her şeyin sâhibi ve yaratanı olan Allahü teâlâyı âciz bir kula şikâyet nasıl çirkin olmasın? İnsana yakışan, şâyet uğradığı müsîbete dayanamıyorsa, buna olan aczini yine O’na arzetmesidir. Çünkü derdi veren O olduğu gibi, dermânı da yine O verecektir. Aynı zamanda kulun Mevlâsını zillet göstermesi, izzettir; başkasına şikâyeti ise zillettir. Kendisi gibi zelil bir kula, Allahü teâlâya şikâyet etmeyi hiç bir selîm akıl kabûl etmez.   

Şöyle anlatılır: Birinin dostu zamânın pâdişahı tarafından hapsedildi. Habsedilen adam bunu dostuna haber verince, dostu, gönderdiği bir mektupla Allahü teâlâ’ya şükretmesini söyledi. Habsedilen adam dövülmeye başlayınca tekrar durumu dostuna haber  verdi. Dostu tekrar, Allahü teâlâ’ya şükret diye tavsiye etti. Bir müddet sonra habse, ishâl olmuş, ayağı zincire vurulmuş bir hıristiyan getirildi. Ayağındaki zincirin bir ucu da o adamın ayağına bağlanmıştı. Hıristiyanın her helâya gidişinde o da peşinden gitmek mecbûriyetinde kalıyordu. Bu durumu da dostuna bildirip yine şükret tavsiyesine alınca dayanamayıp dostuna; “Ben belânın en büyüğüne çatmışım, sen hâlâ şükret diye tavsiyede bulunuyorsun” şeklinde sitem dolu bir haber gönderdi. Dostu; “Hıristiyanın ayağına vurulan zincir, senin ayağına vurulsa, onun beline dolanan zünnar senin beline sarılsa, o zaman ne yapardın?” diye cevap verdi. Allahü teâlâ beterinden saklasın diyerek başa gelen dert ve musîbetlere şükretmek lâzımdır. Çünkü, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, şükretmeyenlere azâb edeceğini bildirmekte ve meâlen; “Şükrederseniz elbette size nîmetini artırırım. Eğer nankörlük ederseniz azâbım çok şiddetlidir” buyurmaktadır. (İbrâhim sûresi:7)  Maâzallah verilen nîmete şükretmeyen kimsenin, son nefeste îmânsız gitmesinden korkulur.

 

Bela, musibet, günahlara kefarettir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Size gelen her musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah bir çoğunu da affeder, musibete uğratmaz.) [Şura 30]

Menkıbe: KÂDÎHÂN “Rahmetullahi aleyh”

 

Tarihte, zulmü ve gaddarlığı ile ün yapmış Moğol hükümdârı Hülâgü, 1258 senesinde Bağdat’ı alıp, yakıp yıkmak için şehri kuşatır, uygun bir yere karargâhını kurdurduktan sonra haber gönderip, şehrin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir. Haber şehre geldiğinde, kimse gitmek istemez. Çünkü, gidip de gelmemek, kelleyi kaptırmak vardır işin içinde! Bu haber, zamanın genç âlimlerinden Kâdîhân Hazretlerine ulaştığında,”Ben gidip görüşürüm” der.

Kâdîhân hazretleri, henüz yirmi yaşlarında, doğru dürüst sakalı bile çıkmamış, ufak tefek cüsseli, sesi de pek gür olmayan bir gençtir. Görüşmeye giderken, yanına bir deve, bir keçi ve bir de horoz verilmesini ister. Hiç kimse bundan bir şey anlamaz ama, gidip

görüşsün diye, derhal tedârik edip verirler. Kâdîhân hazretleri, beraberindeki üç hayvanla beraber Hülâgü’nün karargahına varır. Hanın çadırına götürürler. Hayvanları dışarıda bırakıp, içeri girer.”istediğiniz âlim zât geldi” diye, kendisine takdim ederler.

Hülâgü şöyle bir bakar, beklediği gibi bir tip olmadığı için çok şaşırır. Bu şaşkınlığını ifade etmekten de geri kalmaz:

– Gönderecek senden başka kimse bulamadılar mı? diye alaylı bir tarzda sorar.

Kâdîhân hazretleri böyle bir tepkiyle karşılaşacağını tahmin ettiğinden, hazırlıklı gelmiştir.

– Görüşmek için, iri-yarı, boylu boslu birisini istiyorsanız devemi getirdim. Yok, yaşlı başlı,sakallı birisi ile görüşmek isterseniz,keçimi getirdim. Yok eğer, görüşmek istediğiniz kişi, gür sesli birisi olsun istiyorsanız, horozumu getirdim. Hepsi de dışarıda, onlarla görüşebilirsiniz, diye arz eder.

Hülâgü, karşısındakinin sıradan biri olmadığını, görünüşe bakarak karar vermenin yanlış olacağını anlayınca;

– Sen göründüğün gibi birine benzemiyorsun. Otur bakalım, diyerek yer gösterir.

Ve hemen arkasından da sorusunu sorar:

– Söyle bakalım. Ben buraya niçin geldim, beni buraya getiren sebep nedir? (Başka bir rivayete göre sizin gibi Müslümanlara benim gibi inançsız birisi nasıl oldu da galip geldi ve buralara hakim oldum diyor)

Kâdîhân hazretleri:

– Seni buraya biz, kendimiz getirdik. Bizim amellerimiz getirdi. Sâhip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup, mal, mülk, mevki ve makam derdine düştük. Zevk ve sefâya daldık. Allah-ü teâlâ da, vadettiği gibi, verdiği nimetleri almak için seni gönderdi.

Bunun üzerine Hülâgü ikinci sorusunu sorar:

– Peki ben ne zaman dönerim?

Kâdîhân hazretleri bu suali de şöyle cevaplar:

-O da yine bize bağlı. Ne zaman ki benliğimize dönüp, toparlanıp, [Allahü tealanın emirlerine tam uyar, günahlardan uzak durur], nimetin kıymetini bilip, zevk ve sefâdan, israftan, zulümden, birbirlerimizle uğraşmaktan vazgeçersek, işte o zaman siz geri dönersiniz.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası,

Herkesin çektiği kendi cezası.

 

Demek ki işlediğimiz günahların bir kısmına ceza olarak musibet geliyor. Böylece ahirete kalmadan dünyada günahımızın cezasını ahirete göre çok hafif olarak çekiyoruz.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(İnsanın karşılaştığı her şey Allahü teâlânın dilemesi ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız. Karşılaştığımız her şeyi aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur.)

Allahü Teala hadisi kudside buyuruyor ki :

(Mümin başına gelen işten, hoşlansa da, hoşlanmasa da, o iş, onun için iyidir.) [İbni Şahin]
Gelen bela ve sıkıntılara sabrederek göğüs germek büyük nimettir. Sabredemeyen felakete düçar olur. Bir hastalık, bir bela gelince bağırıp çağırmak fayda vermez. Aksine zararlı olur. Bunun tek çaresi Allahü teâlânın takdirine razı olmaktır. Sabırlı olmayan muvaffak olamaz. Bir kimse başına gelen felaketlere sabretmezse devamlı huzursuz olur, doğru dürüst ibadet edemez. Kim Allahtan korkarak sabrederse sıkıntılardan kurtulur. Sabreden muradına erer. Her hayra sabırla ulaşılır.

Demek ki, belaların nimet olması, o belaya sabretmeye ve Allahü teâlânın gönderdiği kazaya razı olmaya bağlıdır. Bela gelince feryat eden, önüne gelene Rabbini şikayet eden, nimetten mahrum kalır, azaba layık olur. Belaya sabır, Peygamberlerin hasletlerindendir.

 

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin mübârek vücûtlarında birkaç tane hastalık vardı. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını özürlü kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki sizdeki hastalıkları biliyoruz. Duâ buyurup da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı?” diye sordu. O da; “Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûb (sevgilinin,âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemend) olduğundan Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz.” buyurdu.

 

Tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır
Sual: 
Bela niçin gelir?
CEVAP
Her izzet ve her nimet, Allahü teâlâya ihlas ile itaat ve ibadet etmekten, her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan, rahat ve huzur da, itaat yolundan gelir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye, sebepsiz bela göndermez. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez.) [Rad 11]

(Eğer Allahü teâlâ insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde tek canlı kalmazdı.) 
[Nahl 61]

Demek ki müstahak olduğumuz belaların hepsi gelse, yeryüzünde insan kalmaz. İşlediğimiz her kötülüğün cezasını dünyada görmüyoruz. Çoğunu da Allahü teâlâ affediyor. İnsanlara bela, iki sebepten gelir. Ya işlediği günahlar yüzünden veya günahsız da olsa derecesinin yükselmesi için. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Küçük-büyük her musibet, affedilecek bir günah veya kavuşulacak bir derece içindir.) [Ebu Nuaym]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünya, ahirete göre deniz yanında bir damla gibi bile değildir. Dünyada birkaç gün dert bela çekilmese, Cennetin sonsuz lezzetlerinin kıymeti anlaşılmaz, ebedi sıhhat ve afiyet nimetlerinin kıymeti bilinmezdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz, acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilemez. Dünya bir anlık rüya gibidir.

Rüyada çok şeylere sahip olsak, uyanınca elimize bir şey geçmese ne kıymeti vardır? Rüyada az bir sıkıntı çekersen, uyanınca ömür boyu rahat edeceksin denilse, bir anlık sıkıntıya severek katlanılmaz mı?

Sıkıntılar çok acı görünse de, bunların nimet olduğu unutulmamalıdır. Bunun için sevilenlere dert ve bela yağmuru eksik olmaz. Bu tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır. Akıllı kimse, bunun içindeki tatlı nimetleri görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğner. Acılardan da tat alır. Hasta olan onun tadını duyamaz. Hastalık Ondan başkasına gönül vermektir. Hep tatlı yemeğe alışan, şifa verici acı ilaçtan kaçar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nimete kavuşması için insana musibet gelir.) [Buhari]

(Şüphe edilen altını, ateşle muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ insanları dert ile, bela ile imtihan eder.) [Taberani]

(Afiyette olan, kıyamette, belaya maruz kalanlara verilen sevapların çokluğunu görünce, 
“Keşke dünyada iken derilerimiz, makasla kesilseydi” diyeceklerdir.) [Tirmizi]

(Sıkıntılı iken on defa “Hasbiyallahü la ilahe illahü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim” okuyanın Allahü teâlâ sıkıntısını giderir.) [Şir’a]

 

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdi ve lâ fissemai ve hüves-semi’ul alim duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]

 

Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. Dostlarına, hem dünyada, hem ahirette nimetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?

CEVAP

Bunun çeşitli cevapları vardır. Yedisi şöyledir:

1- Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.

 

2- Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olur. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefislerinin istekleri de vardır. Bela gelince, nefisleri ağlar, inler. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı olayları olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. O halde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz. Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir. Allahü teâlâ nın başkalarına verdiği nimetler, dostlarına rahmettir. Onlara dert, elem olanlar da, dostlarına nimettir. Başkaları nimet gelince sevinir, dert gelince üzülür. Bu büyükler, nimette de, dertte de sevinçlidir. Çünkü bunlar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmaz, işleri yapanın güzelliğine bakar. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili olur ve tatlı gelir. Bu dünyada, her şey, güzel olan yapıcının işi olduğundan, dert ve zarar verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olur. Kendilerine tatlı gelir. Allahü teâlâ, dostlarını her an, kendi arzusuna razı ettirip, zevk ve lezzet içinde tutuyor. Başkasına dert olan, dostlar için, cemal ve kemal oluyor. Bunların arzularını, arzu edilmeyen şeyler içine yerleştirdi. Dünya lezzetlerini, başkalarının aksine, ahiret derece ve lezzetlerinin artmasına sebep eyledi.

 

3- Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak ile batıl; haklı ile haksız karışıktır. Burada, Allahü teâlâ, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Halbuki, gayba iman etmek gerekir. Dünya ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Hadid suresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için…) mealindeki 25. âyetinde, bu hal bildirilmektedir. Dostlarını bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, gerçekte ise, zevk ve sefada. Peygamberlerin, düşmanlarla savaşması da  böyle olurdu. Bedir’de Müslümanlar, Uhud’da kâfirler galip gelmişti. (Al-i İmran 140)

 

4- Evet, Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir ama, adeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve adeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O halde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri gerekir. [Allahü teâlânın dostları, dertlere, belalara, tehlikelere karşı tedbir alır. Bunlardan kurtulmaya çalışır. Dayanılamayacak şeylerden kaçınmak, Peygamberlerin  sünnetidir. Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.]

 

ASIL CEVAP

Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O halde, dostlara, belalar, sıkıntılar çok gelirse günahları kalmaz. [Ama Tövbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz. O halde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalı.] Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Ademe önce söyledik. Fakat unuttu. Azm ile, karar ile yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerime bunu bildiriyor. O halde, dostlara gelen dertlerin, belaların, çok olması, günahların çok olduğunu göstermez, günahların çok affedildiğini gösterir. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur.

Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. O halde dostlara, dünyada çok dert ve bela vermesi lazımdır. Başkaları, bu ihsana layık değildir. Çünkü, büyük günah işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan ve kasten işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Hatta, Allahü teâlânın ayetleri ile alay edecek, inanmayacak kadar ileri giderler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler)buyuruldu. (Nahl 33)

Cahiller, ahmaklar, (Allah, dostlarına niçin bela gönderiyor da, nimet vermiyor) diyerek, bu sevgili kullara inanmıyorlar. Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. (Kâfirler, bu nasıl Peygamber, bizim gibi yiyip içiyor, sokakta geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelir, yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yahut, Rabbi, para hazineleri gönderir veya meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yerdi dediler…)[Furkan 7]

Böyle sözler, ahiret hayatına inanmayanların sözleridir. Cennet nimetlerinin, Cehennem azaplarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyanın birkaç günlük belalarına, sıkıntılarına hiç önem verir mi? Bu dertlerin, sonsuz saadete sebep olacağını düşünerek, bunları nimet olarak karşılar. Belalar, sıkıntılar, sevginin, şaşmayan şahitleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne önemi olur.

 

6- Bela, kemend-i mahbubdur [sevgilinin, âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir.] Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O halde, dertlerin, belaların dostlara gönderilmesi lazımdır. Belalar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günahından korur. Başkaları, bu nimete layık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve bela ile çekerler ve onu sevgili derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, sonsuz saadete layık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, ihsana kavuşur.

 

Görülüyor ki, seçilenlere, bela çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin, beğenilmişlerin ve sevilmişlerin baş tacı olan Peygamber efendimiz, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi) buyurdu. O halde, dert ve belalar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta, şaşmadan kavuşturur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu lekelemekten korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar, hazinelere malik olsa, hepsini verip, dert ve bela satın alır. Aşk-ı ilahiden haberi olmayan, dert ve beladan kurtulmak için, varını yoğunu harcar.

 

7-  Bela gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmaktır. Doğru olan âşık, beladan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakiki acı duymaz. Acı duyması görünüştedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun için, (Veli , Veliyi tanır) buyurmuşlardır.

 

Sual: Tedbir aldıktan, doğru sebebe yapıştıktan sonra irademiz dışında gelen belaya isyan etmek günah deniyor. Peki böyle bir belaya sevinmek de günah mıdır?
CEVAP 
Sevinmek günah olmaz. Hazret-i Ömer buyurdu ki:

Bana bir bela gelirse, üç türlü sevinirim:
1- Belayı Allahü teâlâ göndermiştir. Sevgili gönderdiği için tatlı olur.
2- Allahü teâlâya, bundan daha büyük bela göndermediği için şükrederim.
3- Allahü teâlâ, insanlara boş yere, faydasız bir şey göndermez. Bir belaya karşılık, ahirette çok nimetler ihsan eder. Dünya belaları az, ahiretin nimetleri ise, sonsuz olduğundan, gelen belalara sevinirim.

 

 

Hak, şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Ârif ânı seyr eyler,
Mevlâ görelim n’eyler,
N’eylerse, güzel eyler…
***
Sen Hakk’a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabr eyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim n’eyler,
N’eylerse, güzel eyler…
***
Haktandır bütün işler,
Boştur gam u teşvişler,
Ol, hikmetini işler,
Mevlâ görelim n’eyler,
N’eylerse, güzel eyler…
***

Deme şu niçin şöyle,
Bir nicedir ol öyle,
Bak sonuna, sabr eyle,
Mevlâ görelim n’eyler,
N’eylerse, güzel eyler…

 

 

ÜÇ MÜHİM DERT

Bir gün çok ağlıyorken, Râbia-i Adviyye,

Sordular: “Ağlamanın sebebi nedir?” diye.

Buyurdu ki: “Üç büyük derdim var şimdi benim,

Bunları düşündükçe, ağlayıp yaş dökerim.

Bunlardan kurtulmağa, var ise bir kolaylık,

Bir garanti verin de, ağlamıyayım artık.”

Dediler: “Söyle bize, ne imiş o dertlerin?

Herhâlde hâllederiz, kolayı var her şeyin.”

Buyurdu: “Öyle zor ki, kasdettiğim o dertler,

Zannettiğiniz gibi, kolay hâlledilmezler.

Biri son nefesimde, verirken ben canımı,

Kurtarabilir miyim, acaba îmânımı?

İkincisi mahşerde, acep amel defterim,

Sağımdan mı verilir, soldan mı, yok haberim.

Üçüncüsü, herkesin, hesabı görülünce,

Ve lâyık oldukları, yere götürülünce,

Cennetlikler ile mi, giderim ben acabâ?

Yoksa atılır mıyım, kötülerle azâba?

Bu korkunç tehlikeler, var iken önümde hep,

Ben ağlamıyayım da, kimler ağlasın acep?”

 

Bu yazı 164 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Bunlar da ilginizi çekebilir

Araç çubuğuna atla