Batı Hunları ve Avrupa’ya Akınları

Paylaş
 

Batı Hunları ve Avrupa’ya Akınları

Büyük Hun devletinin dağılması sonunda Hun tigin ve yab- gularının kendilerine bağlı illeri, boyları alarak bozkırdan güney­batı ve batı doğrultusunda yeni yurtlar aramaya çıktıkları anla­şılmaktadır. Bu dağılışa Çin baskısının önemli bir etkide bulundu­ğu kabul edilir. Zira M.S. 73 yılında ilk çağın, Doğu Asya’nın en ünlü komutanlarından biri olan Pan-Çao’nun Bargöl çevresinde Hunları yenilgiye uğratmış olduğu bilinmektedir. Yine bu yüzyıla ait Roma kaynaklarından Hunların Avrupa’da göründüklerine da­ir bilgiler derlemekteyiz. 216 tarihinde ise, büyük bir Hun kitlesi­nin şimdiki Kazakistan’ın batı kesimlerinde yerleştiğine tanık olu­yoruz. Bunların zamanla Alanları yurtlarından sürdükleri ve Ptolemaios’un bildirdiğine göre Tavrida (Kırım) ile Kafkas eteklerine kadar ulaştıklarını öğreniyoruz. Aral gölü çevresinde toplanan Hunların ise, güneye kayarak Ceyhun ırmağı boyundaki Türk kavimleriyle birleştikleri ve İran’a karşı mücadeleye giriştikleri gö­rülür. 360 ta Hun yabgusu Grumbates  in İran Şahı II. Şapur’u yenilgiye uğratarak Seyhun ırmağı boyunca ilerlediği ve Horasan’a girdiği Bathria’da Yu-e-çi’lerden arta kalan oymaklarla kaynaştı­ğı ve kuzeydeki büyük kitleden koparak yeni bir Hun egemenliği oluşturduğu bilinmektedir. Bu yeni örgütlenme sonunda genel Türk tarihi içinde Akhun imparatorluğu adını verdiğimiz devle­tin doğuşu meydana gelmiştir. Çin kaynaklarının Kao-Ço Yunanlı tarihçilerin Ephtalithos, Arap tarihçilerine göre Hayalite, Bizans­lIların Leukoi Hunnoi yani, Beyaz Hun adiyle andıkları Aklhunlar, 460 yıllarında kuzeyde Aral gölünden güneyde indus ırmağına ka­dar uzanan alanda kesin bir egemenlik meydana getirmişlerdir. Kün-Han, 484 te doğu komşusu Soğdlaşmış Yu-e-çi’lerin hüküm­darı Kaşan ile onun müttefiki Sasanî imparatoru Firuz’u ağır bir yenilgiye uğratarak bölgedeki egemenliğini kesinleştirdi. 500 yılı­na doğru ise, Toraman Tigin Hindistan içlerine doğru yaptığı ba­şarılı sefer sonunda racalar racası yani, Maharaca-Mihrace ünvanını alan ilk Türk başbuğu oldu.

Akhun egemenliği ne doğudaki Soğdların, ne batıdaki Sasanîlerin baskıları sonunda yıkılmıştır. Bu Türk devletini tehdit eden yine başka bir Türk devleti olmuştur. Kuzeyde Türk kavimlerini yeniden bir konfederasyona toplayan ve ilk kez Türk adını taşıyan Göktürkler, Akhunları gittikçe artan bir baskı ile anayurttan söküp attılar. 550 – 565 yılları arasında süren bu mücadele sonunda Gök  Türk hakanı Akhunları Hindistan’a çekilmeğe mecbur etti. Ana­yurtlarından yani, kökünden kopan bu Türk varlığı, bir süre daha Pençap ve İndus boylarında barındılar. Akhunların batı Hindis­tan’da daha yüzyıl kadar egemenliklerini sürdürdükleri Müslü­man – Arap ordularının İndus boylarında bunlarla karşılaşmaları sonucundan anlıyoruz. Kapisa ve Gandhara bölgesinde Araplarla çarpışan Akhunlar, az çok farslaşmağa başlamalarıyla birlikte, çünkü hükümdarlarına artık Şah adını veriyorlardı, Budizmin sa­mimî koruyucuları oldular. Grousset, Ak-Hun topluluğu içinde egemen tabakanın Var-Hyon/Avar – Hun grubu olduğunu, batıdakilerin ise, Türk geleneklerine bağlı kalarak atlı yani göçebeler olarak Budizmi benimsedikleri görüşündedir. Daha sonra Akhunların Arap baskısı altında egemenliklerini iyice yitirdiklerini gö­rüyoruz.

Batı Hunları adını verdiğimiz ve Avurpa tarihinin yeniden ya­pılışına kaynaklık eden, XVIII. yüzyılın son çeyreğine kadar Türk­lüğünü koruyan Aurasia’nm, Ural-Karpat kesiminin Türkleşme­sinde ilk aşamayı yapan Hunlar ise, bu bölgeye I. yüzyıldan önce, sızmalar şeklinde girmeye başladılar. Roma imparatorlarının Hunlardan oluşan askerî birlikler kurma istekleri, bu sızmaları kolay­laştırdığı gibi, bunların atlı savaş tekniği bakımından yüksek kül­türlü Romalılara ve toprağa bağlı Germenlere olan üstünlüklerin­den ileri gelmekte idi. Ural ve İtil ırmakları arasında tutunan Batı Hunları 350 yıllarında Kafkasya’nın kuzey kesimlerine ve Don ır­mağı boylarına doğru yayıldılar. Alanları batı ülkelerine doğru sü­rüp yurtlarından çıkardılar. 359 ile 372 yılları arasında ise Kafkas dağlarından sarkarak Anadolu içlerine indiler. Urfa’yı işgal edip Ankara üzerinden tekrar Kafkas dağları yoluyla yurtlarına çekil­diler. Hunların küçük Asya’nın zengin şehirlerini yağmalamaları ülkeyi dehşet içinde bıraktı. Bakınız Urfa’lı Piskokos Ephrain on­lar hakkında neler diyor. «Ye’cûc, Me’cûc’ün atlılarıdır bunlar. Atlarının üstünde fırtına gibi uçarlar. Hiç kimse onların önüne çı­kamaz» 378 yılında Hercanarich komutasındaki Hun orduları Dniester (Turla) ırmağını aştılar, Alanlara yaptıkları gibi Gotları da yenerek bir kısmının önlerinden kaçmalarını yani, kendilerine yol açmalarını sağladılar. Bir kısmını da birlikte sürüklediler. Kara- ton’un Hanlığı zamanında Uldin Karpatları aşarak Tuna havzası­na girdi. Yanında Hun – Türk kavimlerindcn başka otuzu aşkın kavim vardı. Bu bölgede çabuk bir yerleşme ve örgütlenme kurma­yı gerçekleştirdi

Rua devrinde Hun devletinin sınırları, Danimarka ile Ren böl­gesinden Kafkas dağlarına kadar, oradan da belki Altaylara kadar uzanıyordu. Rua’nın ölümünden sonra Atillâ ile kardeşi Bleda Han oldular. Bleda daha gerçek amlamda yabgu olarak German (Doğu Got, Gepid, Alman ve Franklar) kavimleri hükmü altına almıştı.

Attilâ ise, daha çok kendi Hun boylarına, öteki Türk kavimlerine egemen idi. Attilâ ilk iş olarak kardeşini ve rakibini ortadan kaldırdı. Alman bilgini Schönfel’e göre Rua/Ruga, gerek Atillâ/At- ta-ila apaçık Got adıdır. Macar bilginleri bu adın Yunanca Atte- las’a ve Macarcadaki küçültme takısı (a) ya dayanarak aslında Atel-a yahut da Etil-a olarak açıklamasını yaparlar. Türk ad verme geleneğine göre de Volga yani, İtil-Etil ırmağı kıyısında doğan ci­hangirin adının Etilcik anlamına gelen Etil- A olması gerçeği üze­rinde dururlar. Attilâ ülkeye kesinlikle egemen olduktan sonra 447-448 de Balkanlar üzerinden Bizans’a doğru sarktı. Doğu Ro­ma İmparatoru. II. Thcodcsios’u 6000 libre altın savaş vergisi ile 2100 libre altına haraca bağladı. Bizans imparatoru bu haracı rüt­bece küçük elçilerle göndermeye kalkışınca, Attilâ bunu şerefine yapılan bir saldırı olarak değerlendirdi ve Bizans devletini şiddet­le cezalandırmaya karar verdi. İmparator dehşet saçan bu Türkü kızdırmamak için armağan ve haraçları en üst rütbedeki elçilerle gönderdi. Bu kez Attilâ büyük bir cömertlikle davrandı hatta, Tu­na boyundaki kaleleri bile Bizans’a bırakmakta sakınca görmedi. Ancak Marchianos’un Batı Roma’daki müttefiklerine güvenerek haracı ödemekten kaçınması, Roma’dan beklediği öteki istekleri­nin yerine getirilmemesi bu arada, Attilâ’ya eş olarak sunulan Ho- noria’nın çeyizine karşılık olmak üzere istediği Galia’mn Hun dev­letine bırakılmayışı O’nu batı üzerine yöneltti. 451 de Galia’da Ma- urikum (bugünkü Chalons sur Manne) deki savaş çok şiddetli ol­du. Aetius’un zamanında çekilmesi, savaşın kesin sonuçla bitme­sini engelledi. Bunun üzerine Attilâ 452 de Roma önünde gözüktü. Papa Leo başkanlığındaki heyet, cihan fâtihinin dileklerini kabul ederken, onun şehre girmemesini, askerlerini çekmesini istediler. Attilâ, uygarlığa ve kültüre duyduğu saygı ile geri çekildi. Avrupa tarihinde barbarlığın imgesi olarak gösterilen bu Türk kahrama­nı yanında, 410 da Roma’yı harabeden Got başbuğu Alarik ile 453 te kutsal şehri yakıp yıkan Vandal Kralı Geiserik’in barbarlıkları acaba nasıl açıklanabilir. Attilâ 453 te son emeline erişimeden İl- diko (Hildegund) ile yaptığı evlenme töreni sırasında öldü. Attilâ yeni koşullara uymak, özellikle Roma ile anlaşmak ve kaynaşmak istiyordu. Bunun için de imparator olarak Roma’ya kendini ka­bul ettirmeyi emel edinmişti. Bütün tasarılarını buna göre dü­zenliyordu. Nefsine hakim, son derece ciddî, söz ve ahdine vefalı, zamanının gereği sert tabiatlı idi.

Attilâ’nın ölümünden sonra kardeş kavgaları, boy ve il beyle­ri arasındaki çekişmeler Hun imparatorluğunun dağılmasına ne­den oldu. Atillâ’nın en büyük oğlu İleg savaş alanında öldü. Da­ğılan Hunlar doğuya, asıl yurtlarına dönmek istedilerse de bu kez, doğudan kopup gelen Avar Türkleri ile karşılaştılar. Bu yüzden de Tuna boyunda sıkışıp kaldılar. 468 de Dengizik’in Bizans’ta öldü­rülmesiyle, Attilâ’nın çocuklarından hayatta sadece İrnek kalmış­tı. O da kendisine bağlı beyleri alarak Karadeniz’in kuzey kesimi­ne çekildi.

Bu çöküşe rağmen Attilâ ve Hunların şöhreti doğudaki Hunlar gibi günümüze kadar unutulmadı. Nasıl Kuzey Çin’de egemen olan Tslen – Çao, Hon – Çao, Pei – Liang ve Hia sülâleleri kendileri­ni Mete’nin torunları olarak ilân etmekle iftihar eylemişlerse, ba­tı da Tuna Bulgarları kral sülâlesi, Çatalardaki yazıta göre, ken­dilerini Attilâ’nm oğlu İleg’ten, Macarların kral sülâlesi olan Arpadlar da doğrudan doğruya Attilâ’nın torunları olarak, gel­diklerini ileri sürmüşlerdir.

Hunların batıya göçüşleri Türk tarihi bakımından yukarıda da söylediğimiz gibi Urallarla Karpatlar arasında kalan bugünkü Güney Rusya’nın XVIII. yüzyılın sonlarına kadar Türk egemenli­ğinde kalışının ve Türkleşmesinin başlangıcı olmuştur. Batı Hun- ları her ne kadar Avrupa tarihçileri gözünde barbar olarak belir­lenmişse de araştırmalar onların batı kültürüne katkıda buluna­cak güçte olduklarını ispatlamıştır. Hun silâh ve askeri tekniğinin Roma İmparatorluğunca acabte edildiği artık belli olmuştur. Avus­turya’da Simmering ve Carnutum kalıntılarında yani, Roma’nın iki askeri garnizonunda elde edilen silâh buluntuları tamamen Hunlara aittir. 400 tarihlerinde Roma imparatorluğunun askeri düzeninin Hun orduları tekniğine göre kurulmuş olduğunu Macar tarihçisi Alfoldi ileri sürmektedir. Daha sonra BizanslI komutan Belizar da atlı birliklerin Hun askerleri gibi yetiştirmiş ve Doğu Gotlarını bu suretle yenilgiye uğratabilmiştir. Hunlara ilişkin en önemli ören yeri Macaristan’da Nagy – Szeksos’dadır. Burada ele geçen buluntuların başında kılıç kayışları, at koşumları, bel ke­merleri ve kurban kazanları bütün özellikleriyle atlı yan göçebe­leri ait olup, bunların benzerlerine Altaylara kadar uzanan bütün bozkırda sık sık rastlamak olanağı her zaman vardır.

Bu yazı 35 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/