Almanya Tarihi

Paylaş
 

Almanya Tarihi

Yaklaşık 2000 yıl boyunca iki önemli özellik Alman tari­hine damgasını bastı. Birincisi, önemli siyasal, toplum­sal ve dinsel farklılıkların Almanya’yı bölmesiydi. 1871’deki gecikmiş birleşmeden sonra bile, bu bölün­meler Almanya’nın tek bir ülke olarak düşünülüp düşü­nülemeyeceği konusunda sorulara yol açtı. İkinci önemli özellikse, Almanya’nın Orta Avrupa’nın orta­sında yer alan açık coğrafi konumuydu. Doğal sınırları olmayan ve tarihinin büyük bir bölümünde kendisin-

  1. yy’da yapılmış bu atlı heykelcikte canlandırılmış olan

Charlemagne, Frank

hükümdarlığını Elbe’ye kadar genişletti. İmparatorluğunun torunları arasında paylaşılması (870) sonucunda iki Frank krallığı oluştu: Doğu Frank Krallığı (Almanya), Batı FrankKrallığı (Fransa).

den daha güçlü komşularına boyuneğmek zorunda ka­lan Almanya, sık sık savaşlara sahne oldu. Bu coğrafi konum, Almanları güvenlik sorununu hep düşünmek zorunda bıraktı.

ESKİ ALMANYA

İ.Ö. I. yy’ın sonlarında Romalılar ilk olarak Alman ül­kesini ele geçirmeye çalıştıklarında, burada çeşitli Ger­men halklarının oturduğunu, sayılarının 4 milyon kişi kadar olduklarını gördüler. Söz konusu halkların kö­kenleri hakkında doğru bilgi yoktur; ama İ.Ö. 1000 – İ.Ö. 100 arasında İskandinavya’dan Elbe ile Öder ara­sındaki bölgeye göç ettikleri ve buradaki Keltleri göç­mek zorunda bıraktıkları sanılmaktadır.

Bu eski Almanlar bölgeye fatihler olarak geldiler; ama kısa sürede çobanlık ve tarım işlerine giriştiler. Ba­sit ahşap evleri köyler biçiminde bir araya gelmişti; bun­ların çevresindeki tarlalar ise ortak mülkiyetti ve birlikte işleniyordu. Halkların yönetimi ilkel, ama demokratikti. Bütün önemli kararlar, seçilmiş kralların geçici olarak bütün yetkiyi ellerinde tuttukları savaş dönemleri dışın­da, yapılan ortak toplantılarda alınırdı. Eski Almanlar bir dizi tanrı ve tanrıçaya taparlar, her şeye kadir ya da ebe­di olduklarını düşündükleri için, onları yumuşatmak amacıyla insan, vb. kurbanlar verirlerdi.

Romalıların gelmesinden önce de, sonra da, birçok Germen halkı Almanya’dan göçtü; bunun nedeni nüfus fazlası ve toprağın yetersizliğiydi. Bazı halkların bütü­nü, bazılarının ise büyük bölümü kendilerine yeni va­tanlar buldular, Vizigotlar İspanya’ya, Vandallar Kuzey Afrika’ya, Angıllar ve Saksonlar ise İngiltere’ye yerleşti­ler. Tötonlar ve Kimberler gibi başkaları ise yenildiler ve yok edildiler. Bu nedenle günümüzdeki Almanlar bu ilk halkların çok azından gelmektedirler.

Romalılar Almanya’yı ele geçirmek için çok çaba harcamalarına karşın, sınırlı bir başarı sağlayabildiler. Almanlar topraklarını canla başla savundular. İ.S. 9’da Arminius’un yönetimindeki Alman birlikleri, Teutoburg ormanı savaşında üç Roma lejyonunu yok etti. Romalı­lar bunun öcünü aldılarsa da, ne Almanya’nın büyük bölümünde egemenliklerini pekiştirebildiler, ne de El- be’nin Avrupa’daki en uç sınırları olmasını sağlayabildi­ler. Bunun yerine, Ren’den Tuna’ya kadar uzanan, “li- mes” adını verdikleri 480 km’lik tahkim edilmiş bir sını­rın gerisine çekildiler.

Yalnızca güneydoğu Almanya’nın küçük bir bölü­münün Roma egemenliği altına girmiş olması olgusu uzun erimli etkiler yarattı. Almanya’nın büyük bölümü

X. yy’dan kalma bu kabartmada, Kutsal Roma İmparatorluğumun kurucusu Otto I (solda), İsa’ya Magdeburg Katedralimin bir maketini armağan ederken canlandırılmıştır. 936-73 arasında Almanya kralı (962’den sonra imparator) olanİOtto I, Alman devletini Doğu Avrupa’ya doğru genişletmiştir (Metropolitan Sanat Müzesi, New York).

 

eski Yunan-Roma uygarlığının uygarlaştırıcı etkileriyle ya çok az tanıştı ya da hiç tanışamadı. Halk siyasal ba­kımdan yerel önderlere ve geleneklere bağlı kalmaya devam etti. Ve ortak yasaları, ortak yönetimi olan ortak bir devlete geçemedi. Üstelik, Romalılaşmış batı ile “barbar” doğu arasında bir farklılaşma oluştu; yüzyıllar boyunca bu ayrım kendisini çeşitli siyasal ve dinsel bi­çimlerde gösterdi.

FRANK KRALLIĞI VE İMPARATORLUĞU (481-919)

  1. yy’da Cermen halkları Roma İmparatorluğu’nu istila ederlerken, bunlardan Franklar, Kuzeybatı Al­manya’dan çıkıp batıda Atlas okyanusundan doğuda Bavyera’ya ve Thüringen’e kadar olan bölgeyi dene­timleri altına alıncaya kadar yayıldılar. Frankların ilk bü­yük önderi Clovis (yaklaşık 481-511 arasında hüküm sürmüştür), 751’e kadar sürecek Merovenjler sülalesini kurdu. Fetihleri, kıyıcılığı ve entrikaları hıristiyanlığa ge­çişle birleştirerek imparatorluğunu sağlamlaştırdı. Hıris­tiyanlığa geçişin önemini hiç de küçümsememek gere­kir; çünkü hıristiyan rahipler sınıfının önemli gücü saye­sinde Clovis’in hükümdarlılığını Galya’da (özellikle bu­günkü Fransa ve Belçika) sağlamlaştırması oldukça ko­laylaşmıştır. Clovis’in kendisi de hıristiyanlığı benimsedi ve gerek kendi, gerek ondan sonraki krallar, krallığın doğu uçlarındaki misyonerleri sürekli korudular. Böyle- ce Frank Krallığı Romalı, Germen ve hıristiyan öğeleri birleştirmeye başladı; bu da, Ortaçağ Alman kültürü­nün temeli oldu.

Charlemagne. Merovenj sülalesinin VIII.’yy’da çök­mesi üstüne yetkiler krallık görevlerinin eline geçti; bunlardan Charles Martel, (yaklaşık 714-41), yeni bir Frank kralları sülalesi kurdu. Bu sülale adını, en büyük hükümdarı Charlemagne’dan (yaklaşık 768-814) aldı. Charlemagne, Almanya’da fetihlerini sürdürerek doğu­da Bavyera’yı ve kuzeydeSaksonya’yı ele geçirdi.Özel- likle savaşçılıklarıyla tanınan Saksonları, ölmekle Hıris­tiyan olmak arasında tercih yapmak zorunda bıraktı.

Charlemagne ayrıca İspanya’da ve İtalya’da da fetih­lerde bulundu. 800 yılının Noel’inde papanın elinden taç giydiğinde, Batı’da Roma İmparatorluğu’nu yeni­den canlandıran kişi sayılıyordu. Ama Roma İmparator- luğu’nun yeniden kurulması gerçek olmaktan çok, söz­de kaldı: Ekonomik parçalanma eski Roma İmparator- luğu’nun temelini yok ettiği için,bu kadar geniş bir alan­da yeniden merkezîlbir devlet kurmak zordu. Nitekim, Charlemagne’ın “missi dominici” (kralın görevlisi) diye adlandırılan gezginci müfettişleri, yerel yöneticiler üs­tünde ancak çok sınırlı bir idari denetim sağlayabiliyor­lardı.

İmparatorluğun böylece bir ölçüde yeniden kurul­masına ve siyasal düzenin yaygınlaşmasına, öğrenme­ye ilginin artması eşlik etti, Karolenj Rönesansı diye ad­landırılan bu dönemde, imparatorluktaki manastır okullarının eğitim standartlarını saptamak amacıyla Charlemagne, Almanya’nın kuzeybatı kesimindeki Aachen’da bulunan sarayına bütün Avrupa’dan öğren­ciler getirtti. Bu öğrencilerin en önde geleni olan Alcu­in, Charlemagne’ın sarayındaki okulda yöneticilik yap­mak için İngiltere’den geldi. Alcuin’in Frank öğrencile­rinden Einhard (yaklaşık 770-840), imparatorunun ya­şam öyküsünü yazdı: Bu, söz konusu dönemle ilgili en önemli bilgi kaynağıdır. Öteki Karolenj öğrencileri de, klasik el yazmalarını daha modern bir yazı olan Karo­lenj küçük harflerine çektiler; böylece bu yapıtları daha sonraki kuşaklar için korumuş oldular (Bk. KAROLENj SANATI VE MİMARLIĞI).

İç savaş ve bölünme. Bu umut verici gelişmeler, Charle- magne’ın ölümünden sonra yavaşladı; hattâ bazı du­rumlarda geriledi. Charlemagne’ın imparatorluğu, kişi-

Harita, 7176’da Kutsal Roma İmparatorluğumun siyasal bütünlüğünün sağlanmasını ve içindeki çeşitli sülalelerin topraklarını göstermektedir. 7176, Hohenstaufen sülalesinden Friedrich l’in (Kızılsakal) Legnano suvaşında Lombardia Birliği’ne yenildiği yıldır. Kuzey İtalya’daki kentleri bir araya getiren Lombardia Birliği’ni papa Alexander I, Friedrichen İtalyan yarımadasına egemen olma isteklerine karşı desteklemiştir.

 

 

sel dehası sayesinde bütünlüğünü korumuştu; kaldı ki kendisi de, ölümünden sonra topraklarının, eski bir Germen geleneği uyarınca, vârisleri arasında paylaşıl­masını istemişti. Ama bu istek, varisleri arasında yüzyıl süren iç savaşlara ve 870 yılında iki Frank krallığının, Ba­tı Franklar, (Fransa) ve Doğu Franklar (Almanya) krallık­larının kurulmasına yolaçtı. Vikinglerin ve Hunların akınları o yıllardaki genel siyasal kargaşaya daha da kar­maşıklaştırdı. Merkezi yönetim hiçbir şey yapamaz du­ruma geldi; hükümdarlıkta büyük toprak sahibi soylular yerel özerkliklerini ilan ettiler. Sınırlı bir yasa ve düzeni koruma aracı olarak feodalite, Almanya’nın büyük bö­lümüne yayıldı.

ORTAÇAĞ ALMANYASI (911-1517)

Doğu Frankların son Karolenj kralı Çocuk Louis’nin (yaklaşık 899-911) ölümünden sonra, Doğu Frank dük­lüklerinden yalnızca Lotharingia(Lorraine), Batı Frank­ların Karolenj Krallığının yönetimine geçti. Bavyera, Franken, Saksonya ve Schwaben dükleri, önce Franken dükünü Konrad adıyla Almanya kralı seçtiler. Ama IX. yy’da, Hunlara karşı savunmalarını sağlayan Saksonya sarayına yöneldiler.

Saksonya, Sal» ve Hohenstaufen sülaleleri. İlk iki Sakson kralı Heinrich I ve oğlu Otto I, merkez« monarşinin gü­cünü yeniden sağlamayı başardılar. Hun saldırılarını durdurdular ve Alman topraklarını Doğu Avrupa’ya doğru genişlettiler; buna Drang Nach Osten (“Doğuya Doğru İlerleme”) adı verildi. Kiliseyle sıkı işbirliği yapa­rak etkili bir yönetim mekanizması kurdular ve hırslı ra­kipleri Alman düklerini denetim altına aldılar. Dükleri denetim altında tutmada aynı derecede önemli olan bir şey de, Sakson krallarının Kutsal Roma imparatoru ol­ma iddialarıydı. Otto I 962 yılında Kutsal Roma İmpara­
torluğu’nu kurarak, hem papalığı güçlü bir müttefik ola­rak kazandı; hem de Kuzey İtalya’da yeni vergi kaynak­ları elde etti. Ama ondan sonra gelen krallar bu çıkarları korumak için çoğu zaman, ülkenin işleriyle uğraşacak­larına, İtalya’nın işleriyle uğraşmak zorunda kaldılar.

  1. yy’ın başlarında Sakson hanedanı sona erdi ve Alman prensleri bir dizi Salii (Frankenli) kral seçtiler. Bunlardan Heinrich III (yaklaşık 1039-56), 1046’da üç rakip papayı görevden alıp, yerlerine birbiri ardına dört papa atayarak, kilisenin üst yönetimini denetim al­tına aldı. Ama yerine geçen Heinrich IV, yalnızca kilise­nin gelirlerinin denetiminde direnmekle kalmayıp, aynı zamanda, kralların ellerinden almış oldukları yetkileri yeniden kazanmak isteyen Alman prensleriyle ittifak yapan papalıkla karşı karşıya kaldılar. “Yetki Çatışması” diye adlandırılan bu savaş 1122’ye kadar sürdü ve pa­palık ile Alman soylularının büyük ölçüde zaferiyle so­na erdi. Alman krallarının kilise ve büyük Alman prens­leri üstündeki yetkileri ciddi bir biçimde zayıfladı ve Al­manya’da feodalleşme süreci hızlandı.

Hohenstaufen sülalesiyle monarşinin gücü kısa bir süre için arttı. Tahta ilk olarak 1138’de çıkan Hohens- taufenler, rakip Welf ailesinin ciddi meydan okumaları­na karşın, 1254’e kadar tahtta kaldılar. Bu sülalenin en önemli hükümdarı Kızılsakal Friedrich h (yaklaşık 1152- 90), feodal yapının içinde büyük prenslerle işbirliği ya­parak çalışmayı tercih etti. Değerli Bourgogne bölgesini evlilik yoluyla elde etmeyi ve İtalya’nın büyük bölümü­nü silah zoruyla kendine bağlanmayı başardıysa da,

(Sağda) Kutsal Roma İmparatoru Maximilian I,

Bourgogne tahtının vârisi Marie’yle evlenerek, oğlunu da İspanya sarayından bir prensesle evlendirerek hlabsburg sülalesinin etki alanını genişletti.

(Solda) Flansa Birliği adıyla bir araya gelmiş Kuzey Almanya kentlerinden Hamburg’daki işlek su kıyısında, ticaret yapan tüccarlar. XIII. ve XIV. yıy’Jarda Hansa Birliği, Baltık denizi üstündeki ticareti tekeline almıştı.

 

Kutsal Roma

İmparatoru

Kari V (ortada),

Almanya’daki

katolikler ile

protestanlar

arasındaki

anlaşmazlıkları

gidermek

amacıyla toplanan

Augusburg

Diyeti’ne (1530)

başkanlık etmiştir.

(Ulusal Kitaplık,

Paris.)

 

 

 

ondan sonra gelenler başkaldıran bir papa-aristokrasi ittifakı ve Fransız, İngiliz müdahaleleri karşısında bunal­dılar; yalnızca Friedrich II (yaklaşık 1212-1250), düzeni yeniden bir ölçüde sağlayabildi; ama o da, İtalya’nın iş­lerine dalarak Almanya’yı ihmal etti. Bunun sonucun­da, İngiltere ve Fransa kendi içlerinde bütünlüklerini sağlayıp, modern ulus-devletlere dönüşürlerken Al­manya bir kez daha yerel prensler arasında parçalandı.

Bu karmaşık dönemde, bazı ekonomik ilerİemeier ve kültürel başarılar elde edilmesini sağlayan ara dö­nemler de oldu. Kentleşme ve ticaret hızla gelişti: Bu dönemin sonunda Almanya’da en az 1600 kadar farklı büyüklükte kent ve kasaba vardı. XIII. yy’ın başı, ay­nı zamanda Ortaçağ saray edebiyatının da doruk nok­tası oldu: Bu edebiyatın başlıca temsilcileri Wolfram von Eschenbach ile Minnesäget’lerin (lirik aşk şiirleri) büyük ustası Walther ‘von der Vogelweide oldular. Prenslerin egemenliğinin güçlenmesi. Friedrich ll’den sonraki kralların hiçbiri, Alman prenslerinin ele geçir­miş oldukları imparatorluk yetkilerini geri alamadı. Fri- edrich’in ölümünden hemen sonraki dönem özellikle bir kargaşa dönemi oldu. Bu dönem sırasında Hohens­taufen sülalesi yıkıldı ve yabancı prensler imparator un­vanını ele geçirmeye çalıştılar. Alman prensleri Habs- burgların topraklarını genişletme emellerinden kuşku­landıklarından, bu sülaleden Rudolf’tan sonra, başka sülalerden bir dizi kral seçtiler. Bu krallardan Ludwig (yaklaşık 1314-46) Bavyera’daki Wittelsbach sülalesin­den Habsburgların tahtı ele geçirme çabalarına karşı sa­vaşmak zorunda kaldı. Papalığın kesin muhalefetiyle karşılaşmasına karşın, prenslerin papanın onayı olmak­sızın imparatoru seçme hakkını ilan eden 1338 karar­namesiyle, Alman prenslerinin desteğini sağladı.

Lüksemburg sülalesinden Karl IV (yaklaşık 1347-78), Mainz, Trier ve Köln başpiskoposlarını, Saksonya dü­künü, Brandenburg markisini, Rheinland kontunu ve Bohemya kralını seçici prens ilan ederek, seçimleri dü­zenleyen 1356 Altın Fermanı’yla seçimle tahta çıkma il­kesini biçimsel olarak yasallaştırdı. Düzensizliği onayla­maktan ya da açık olarak desteklemekten uzak olan Al­tın Ferman, Almanya’da bütünlüğü sağlamanın olanak­sız duruma geldiğini bir dönemde, siyasal gerçeklerin kabulü anlamına geliyordu. Gerçek güç, seçici prensle­rin, dinsel bölgelerin, özerk kentlerin ve imparatorluk şövalyelerinin elindeydi.

Habsburgların yükselişi. İmparator unvanı anlamından
çok şey yitirmesine karşın, Habsburglar için bir ege­menlik simgesi olarak geçerliliğini sürdürüyordu. 1438’den başlayarak Avusturya sülalesi üyeleri Kutsal Roma Germen imparatorluğuna seçildiler (yalnızca 1740-45 arasında kısa bir kesinti oldu); bu durum, im­paratorluğun 1806’da ortadan kalkmasına kadar sürdü.

Bourgogne bölgesini, “Aşağı bölgeleri”, Ispanya’yı ve İtalya’nın büyük bölümünü evlilik yoluyla ele geçi- renHabsburglar,imparatorluktahtına saygınlığını yeni­den sağlamak için büyük çaba harcadılar. İlk Habsburg- ların en yeteneklisi oİan Maxmilian I (yaklaşık 1493- 1519), yola gelmeyen imparatorluk şövalyelerini dene­tim altına alabilmek ve bölünmüş krallığında düzeni ye­niden sağlayabilmek amacıyla, 1495’te “Ebedi Barış” kararnamesini yayınladı. Buna dayanarak, yönergeleri­nin uygulanmasını sağlamak için, imparatorluk mahke­mesini (Kammergericht) kurdu.

Yetkilerini korumak isteyen ve Habsburgların emel­lerinden kaygılanan Alman prensleriyse buna yanıt ola­rak, imparatorluğun siyasetini denetleyecek bir impa­ratorluk yönetim konseyi (Reichsrat) kurulmasını istedi­ler. 1500’de kurulan bu konseyde çok sayıda seçici prens ve özerk kent temsilcisi yer alıyordu. Ama bu konsey, temsili yönetimin etkili bir organı olamadı. Prensler, devlet adamlığının yükünü taşımak yerine, imparatorlarla çekişmeyi yeğliyorlardı; ayrıca Re- form’un getirdiği ek bölünmeler, konseyi daha da uğ­raştırdı. Almanya’nın bölünmüşlüğü sürdü.

Bununla birlikte, siyasal alandaki bölünmüşlük, öteki alanlardaki gelişmeyi yavaşlatmadı. Almanya’nın Orta- çağ’dan başlayarak ekonomide sağladığı ilerlemeler ve Kara Veba felaketinden (347-50; sonra toparlanması, en iyi biçimde büyük kentlerdeki refahla yansıdı. Mer­kezi Lübeck’te bulunan Hansa Birliği’nde bir araya gel­miş olan kuzeydeki büyük ticaret merkezleri, bu refah­ta büyük rol oynadılar. XV. jyy’da zanaatların, ticare­tin ve sanayinin gelişmesine koşut olarak, önemli tek­nolojik gelişmeler de gerçekleştirildi; bunlar arasında en önemlisi, Mainzli Johann Gutenberg’in matbaayı bulması oldu. Bunu izleyen dönemde, basılı kitaplar, kültürgelişmesini çok büyük ölçüde etkiledi. Kültür ala­nında Albrecht Dürer, Genç Hans Holbein, Lucas Kra- nach ve Matthias Grünewald gibi sanatçıların yapıtları ön plana çıktı.

DİN VE MUTLAKIYET (1517-1789)

31 Ekim 1517’de Martin Luther, Wittenberg’deki bir ki-

Prusya kralı Friedrich II (Büyük),

Avusturya Veraset Savaşı’n da (1740-48) Silezya’yı Avusturya’dan almış, Prusya’nın Avusturya, Rusya ve Fransa’dan oluşan bir ittifakla karşı karşıya geldiği Yediyıl Savaşı (1756-63) boyunca da bu bölgeyi elinde tutmuştur.

lisenin kapısına, katolik kilisesinin günahları para karşı­lığı bağışlamasını suçlayan 95 maddelik tezini astı. Bu olay Reform’u başlattı.

Reform. Luther’in katolik kilisesinin görevini kötüye kullanması olarak gördüğü şeylere karşı çıkması, kısa sürede daha büyük siyasal ve toplumsal sorunlarla içiçe geçti. Almanya’nın büyük bölümünde soylu toprak sa­hiplerinin baskıcı yönetimi altında acı çeken köylüler, Luther’in dinsel bağımsızlığından siyasal sonuçlarçıkar- dılar ve 1524’te “Köylüler Savaşı” adı verilen ayaklan­mayı başlattılar. Ayaklanma, Luther’in de yardımıyla bastırıldı; ama dinsel ve toplumsal köktencilik anabatist tarikatlarda yaşamayı sürdürdü.

İmparatorluk ileri gelenlerinin lutherciliğe dayana­rak giriştikleri siyasal uygulamalarsa daha da önemli ol­
du. Her zaman sofu katolik imparatora karşı güç kazan­manın yollarını arayan ve kilisenin mülklerinde, vergi salma yetkisinde ve yasa çıkartmakta gözü olan Alman prenslerinin çoğu, protestan dinine coşkuyla sarıldılar. Aynı dönemde imparator Kari V (yaklaşık 1519-56) de, Schmalkald Birliği’nde örgütlenmiş olan lutherci prens­lerin ve özerk kentlerin ayaklanmasıyla ve güneydoğu Avrupa’da Türklerin hızla yayılmasıyla karşı karşıya kal­dı. Uzun ve umutsuz birsavaşımdan sonra, Din savaşla­rı, kazanan olmadan, lutherciliği kuzey ve orta Alman- ya’dakilerin çoğunun dini olarak kabul eden Augus- burg Barışı’yla (1555; Bk. AUGUSBURG BARIŞI) sona erdi. •

Otuz Yıl Savaşları. Augsburg Barışı, Almanya’nın temel siyasal ve dinsel sorunlarını çözemedi; bir ateşkes ol­maktan öteye gidemedi. Augsburg Barışı’nda, 1555’te varolan dinsel ve siyasal durumunun korunması çağrısı yapılıyordu; oysa lutherciliğin ve rakip bir protestan inancı olan calvinciliğin Almanya’daki yayılması sürdü. Bu durumdan katolik prensler ve kilise yöneticileri do­ğal olarak hiç hoşnut değillerdi; Habsburg imparatorları da, Kutsal Roma İmparatorluğu’nu modern, birleşik bir devlete dönüştürme amaçlarından vazgeçmemişlerdi.

Anlaşmazlıklardaki bu gelişmeler, birbirine bağlı dört savaş olan Otuzyıl Savaşları’na (1618-48) lyolaçtı. Protestan devletler, Almanya’nın bölünmüş ve zayıf kalmasını sürdürerek büyük rakipleri Habsburglara za­rar vermek isteyen İsveç ile Fransa’dan yardım görme­lerine karşın, bu savaştan büyük zararla çıktılar. Çarpış­malar Vestfalya Antlaşmasıyla (1648: Bk. VESTFALYA ANTLAŞMASI) sona erdiği zaman, geride yıkılmış, par­çalanmış, umutsuz bir Almanya kalmış, ülke 300’ü aş­kın egemen devlete bölünmüş, etkili bir merkezî yöne­timi bulunmayan bir devletler mozaiğine dönüşmüştü.

Brandenburg-Prusya’nın yükselişi. Söz konusu devlet­ler arasında yalnızca Bavyera ve Saksonya gibi birkaçı­nın belirli bir zenginlik ve güce ulaşmış olmasına karşı­lık, Almanya’yı daha sonra birleştirecek devlet, hiç umulmadık yerlerden çıktı. Başlangıçta küçük bir askerî sınır devleti olan Brandenburg, XIII. ¡yy’da, Kuzey Al-

1848 Devrimleri’nin amacı, çeşitli Alman devletlerinde meşruti yönetimler sağlamak ve birleşik bir Almanya oluşturmaktı. Alttaki resimde Berlin’deki bir toplantıları canlandırılmış olan radikal cumhuriyetçi gruplarsa, bu birliğin gerçekleşmesinde pek önemli rol oynamamışlardır.

 

manya ovasında İslavlardan ele geçirilen topraklar üs­tünde kurulmuştu. Bu devlet 1XVII. yy’da Hohenzol- lern prensleri yönetiminde genişlemeye başladı. Önce, XIII. yy’daTöton şövalyeleri tarafından ele geçirilmiş ve 1525’te de kiliseden bağımsızlaştırılmış Prusya oldu: Prusya 1618’de, veraset yoluyla Brandenburg’a geçti. Daha sonra, Vestfalya Antlaşması’yla Brandenburg’un toprakları daha da genişledi.

İlk Hohenzollern sülalesinden prenslerin en önde gelenleri, Brandenburg seçici prensi Friedrich Wilhelm (yaklaşık 1640-88) ile torunu olan Prusya kralı (Bran- denburg-Prusya prensleri 1701 ‘de “Prusya kralı” unva­nını aldılar) Friedrich Wilhelm l’dir (yaklaşık 1713-40). Bu hükümdarlar, kendilerininki kadar nüfusu olan öteki devletlerinkinden daha büyük bir ordu oluşturdular. Bunda ilk amaçları savunmaydı: Prusya, Otuz yıl Savaş­ları boyunca çok zarar görmüştür. Ama daha sonra “Büyük” unvanı verilen Friedrich II (yaklaşık, 1740-86), orduyu Prusya’nın sınırlarını genişletmek için kullandı. Avusturya Veraset Savaşları’nın (1740-48) ve Yediyıl Savaşı’nın (1755-63) sonunda Friedrich II, Avustur­ya’daki değerli Silezya bölgesini elde etti. Bunun yanı sıra, Rusya ve Avusturya’yla birlikte, Polonya’nın birbi­rini izleyen üç bölüşülmesinden birincisine katıldı (1722). XVII. yy’daki öteki “aydın zorbalar” gibi Fri­edrich II de, yönetimi ve toplumu modernleştirmekte sert yöntemlere başvurdu. Bununla birlikte işi, “Junker- ler” diye adlandırılan güçlü Prusya soylularıyla çatışa­cak kadar ileri götürmedi.

Friedrich II öldüğünde, Prusya bölünmüş Alman­ya’nın kuzeyindeki en büyük ve en önemli devlet hali­ne gelmişti. Habsburg imparatorluk sülalesi tarafından yönetilen Avusturya, o dönemde en güçlü Alman dev­leti sayılıyordu. Ama bu devletin Prusya’yla yaptığı sa-

Güçlü bir merkezden yönetimin bulunmaması, Alman sanayisinin gelişmesini bir ölçüde yavaşlattı. Bununla birlikte 1850’ye doğru Alman devletlerinin sanayi çıktıları, iki kat arttı; bu da, güçlü ve birleşik bir Almanya’nın kurulmasına yol açan olumlu ekonomik koşulları sağladı.

 

vaşlar ciddi zayıflıklarını ortaya çıkardı; üstelik Maria Theresa ile “aydın zorbalardan imparatorjoseph ll’nin yaptıkları merkezden yönetimi güçlendiren reformlar, çeşitli Habsburg çevrelerinin hoşuna gitmedi.

Bu çoğunlukla din ve sülale çekişmeleriyle geçen kargaşalı yıllar, Alman ekonomik ve kültürel yaşamında gerilemeye yol açtı; bununla birlikte Johannes Kep- ler’in astronomisi ve Hans Jakob von Grimmelshau- sen’in Slmplicissmusadlı romanı (1669), önemli istisna­lar oluşturdular. XVIII. yy’daki kısmi düzelme, gör­kemli barok sanat ve mimarlığının, ayrıca, Johan Sébas­tien Bach, Wolfgang Amadeus Mozart ve Franz Josef Haydn’ın aynı derecede anıtsal barok ve klasik müzik­lerinin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. ULUSÇULUK VE BİRLEŞME

Fransız Devrimi yılları ve Napolyon dönemi boyunca Almanya, Fransız işgalinde kaldı. Bu işgalin en önemli etkisi, Alman halkında bir birlik ve ulusçuluk duygusu yaratması oldu. Daha Fransızlar müdahale etmeden önce, Johann Gottfried von Herder, Alman ulusçuluğu­nu geniş kütlelere yaydı ve Almanları Fransızları kölece taklit etmekten kurtulmaya çağırdı. Ama özellikle Fran­sız yöneticilerin aşırı kuşkularının yarattığı hoşnutsuz-

Almanya’nın birleştirilmesiyle ilgili siyasal sürecin bütününün mimarı olan Otto ıvon Bismarck, resimde podyumun önünde duran beyaz üniformalı kişidir.

 

luk, özgür ve bütünlüğü sağlanmış bir Almanya kurul­ması konusunda kararlılık biçiminde somutlaştı. NapoT yon’a yenilmiş olan Prusya önemli asker ve toplumsal reformlar uygulayıp, daha sonra 1813’te Fransa’ya kar­şı verilen kurtuluş savaşında, öteki Alman devletlerine önderlik etti (Bk. FRANSIZ DEVRİMİ SAVAŞLARI; NA­POLYON SAVAŞLARI).

Alman Konfederasyonu. Viyana Kongresi’nin (1814-15) sonuçlan, Alman yurtseverlerinin hayallerini suya dü­şürdü: Büyük prensliklerin çoğu yeniden kuruldu. Bu­nunla birlikte, Napolyon’un kurduğu basit yapı koruna­rak, sayıları üçyüz olan devletler yaklaşık üç düzineye indirildi. Bu devletler Alman Konfederasyonunda gö­nüllü olarak bir araya geldiler. Napolyon’un 1806’da ortadan kaldırdığı Kutsal Roma İmparatorluğu’nda ol­duğu gibi, Konfederasyon’da da, kendilerine Avustur- yaîimparatoru adını veren Habsburglar ağır basmaktay­dılar. Başlangıçta Prusya arka planda kaldı, Alman dev­letlerinin çoğunun katıldığı gümrük birliği Zollverein’ı kurmakla (1834) yetindi.

Sonraki yıllarda, büyük ölçüde Avusturya Dışişleri bakanı Klemens von Metternich’in kişiliğinde somutla­şan kararlı tutucu güçlere, Fransız devrimi örneğinden

Ünlü Ingiliz karikatürü “Kılavuza Veda”da, Almanya imparatoru Wilhelm ll’nin Bismarck’t istifa etmek zorunda bırakması konu alınmıştır.

alınan özgürlükçü düşünceler ve ulusçuluk gittikçe da­ha çok meydan okumaya başladı.

Değişiklik isteklerinin ve ekonomik çöküntünün bir araya gelmesiyle patlak veren 1848 Devrimleri’nde, bütün Alman devletlerinde özgürlükten yana ödünler verildi ve Almanya’yı birleştirip özgürlükçü bir anaya­sayla donatmak amacıyla ulusal bir meclis olan Frank­furt Parlamentosu’na temsilciler seçildi. Bununla birlik­te, devrimciler arasındaki bölünmeler ve tutucu Prus­ya’nın sert muhalefeti, Prusya kralı Wilhelm-Friedrich IV’ün küçümseyen bir tavırla birleşik bir Almanya’nın oluşturacağı meşruti krallığın kralı olmayı reddetmesi, devrimin 1849’da başarısızlıkla sonuçlanmasına yolaç- tı.

Almanya’nın Bismarck tarafından birleştirilmesi. Alman ulusçuluğunun önderliğini, 1862’de Prusya’nın yeni başbakanı Otto von Bismarck üstlendi. Tutucu bir Prus­ya yurtseveri olan Bismarck, ulusçuluk önderliğini libe­rallerin elinden almakta ve birleşik bir Almanya’da Prusya’nın öncülüğünü sağlamakta kararlıydı. Birbirini izleyen üç savaşta, hasımlarını saldırgan gibi gösterdi ve Almanya’nın üstünden önce Danimarka’nın, sonra Avusturya’nın, daha sonra da Fransa’nın etkisini kaldır­dı.

Danimarka’yla savaş, Danimarka’nın Schleswig- Holstein’dan çekilmesiyle sonuçlandı. Bismarck, bo­şaltılan toprakların yönetimiyle ilgili bir tartışmayı baha­ne ederek Avusturya’ya saldırdı ve Yediyıl Savaşı’nı (1886) kazanmayı başardı. Böylece Avusturya’yı Al­manya’nın içişlerinden uzaklaştırdıktan sonra, 1867’de, kuzeydeki Alman devletlerini Prusya’nın ege­menliğindeki federal bir yönetimde birleştirerek, Ku­zey Alman Konfederasyonu’nu oluşturdu. Bundan üç yıl sonra, Fransa-Prusya Savaşı (1870-71) sırasında, gü­neydeki Alman devletleri de federasyona katılmayı ka­bul ettiler ve 18 Ocak 1871 ‘de Prusya kralı Wilhelm I, Versailles’da yeni Alman İmparatorluğu’nun imparato­ru olarak taç giydi.

Bismarck ünlü Prusya sertliği ve militarizmiyle, “kan ve demir” taktikleriyle, Alman liberallerinin başarama­dıkları işi başarmıştı. Olayların gidişi karşısında iyice ezi­len liberallerin çoğu, Bismarck’la ittifakta bir sakınca görmediler: Almanya birleşmişti ama, siyasal bakımdan olgunlaşması da ciddi biçimde ertelenmişti.

Alman ulusal bilincinin geliştiği yıllar, aynı zamanda da Alman kültürünün büyük yılları oldu. Klasik idea­lizm, Johann Wolfgang von Goethe’nin şiirlerinde ve oyunlarında, Ludwig van Beethoven’in müziğinde en

Devrimci bir sosyalist grup olan Spartakus Birliği’nin üyeleri, 1919 Ocağıindaki”Spartakus ayaklanması” sırasında, Berlin sokaklarında yürüyüş yaparlarken. Bu komünist ayaklanma, acımasızca bastırılmış, yöneticileri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öldürülmüşlerdir.

 

yüksek anlatım biçimini buldu. Georg Wilhelm Fried­rich Hegel, felsefenin gelişmesini kalıcı biçimde etkile­di; romantik müzik de, iki büyük dehayla, Robert Schu­mann ve Richard Wagner’le gelişti.

İMPARATORLUK ALMANYASI (1871-1918)

Bismarck yeni oluşmuş ulusta, kendine özgü, baskıcı bir siyasal yapı kurdu. Alman İmparatorluğu, Bis- rhârck’ın Kuzey Alman Konfederasyonu için hazırlat­mış olduğu anayasayı benimsedi. Anayasa demokratik yolla seçilmiş bir parlamento olan Reichstag’ı getiri­yordu ama, bu Parlamento’nun yalnızca vergiler ve tar­tışma konusunda sınırlı yetkileri vardı. Almanya federal bir temelde örgütlenmiş, bazı yetkiler eyaletlere bıra­kılmıştı. Ama ülkenin yönetiminde gerçek iktidar, aynı zamanda Alman imparatoru (Kaiser) olan Prusya kralın­da ve danışmalarındaydı: Wilhelm l’in hükümdarlığı boyunca (1888’e kadar) şansölyesi Bismarck, ona söz­cüğün gerçek anlamıyla her konuda “yol |göster­di”.

Bismarck yönetimi. Bismarck, Reichstag’ı elinde oyna­tabilmek için, gerçek siyasal sorunlardan çok, gerçek ya da düşsel iç düşmanlara karşı koyma amaçlı parti koalisyonları kurdu. Önce, Almanya’da kapitalizmin sanayide ve ticarette gelişmesini desteklemek için, eski karşıtları olan liberallerle ittifak yaptı. Bununla eşza­manlı olarak da, büyük katolik azınlığa ve siyasal temsil­ci Merkez Partisi’ne karşı yeni devletin düşmanları ol­duklarını ileri sürerek savaşıma girişti. “Kulturkampf” (“Kültür Savaşı”) diye adlandırılan bu kampanya, yal­nızca kısa erimli çıkarlar sağladı; çünkü bazı katolik ol­mayanların da desteklediği katolikler inatla direndiler.

Bismarck Almanya’yı yeni ortakları olan tutucuların yardımıyla yönetmek istediği için, 1878’de Kultur- kampf’a son verdi. Bunun nedeni, ciddi ekonomik çö­küntünün üstesinden gelmenin tek yolunun, Alman sa­nayi ve tarımını gümrük tarifeleriyle korumak olduğu sonucuna varmasıydı; bu da liberallerden çok tutucu kafaların kabul edebilecekleri bir şeydi. Bu durumda düşmanı da değişti: Bu kez düşman, yeni gelişmekte olan Alman sanayi işçileri sınıfını temsil eden ılımlı marksçı parti Sosyal Demokrat Parti’ydi (SPD). 1880 yıl­larında Bismarck, SPD’yi yıkıcı etkinlikte bulunmakla suçlayarak yasa dışı ilan etti ve dünyanın ilk kapsamlı sosyal güvenlik sistemini kurarak, Alman işçilerini ka­zanmaya çalıştı. Ama katolikleri yok etme işinde başarı­lı olamadığı gibi, sosyalistleri yok etmede de başarılı olamadı. 1890 yıllarında Reichstag üstündeki denetimi­ni yitirdi. Bunun üstüne anayasayı askıya almak için ka­ba kuvvete başvurmayı planladığı sırada,yeni impara­tor, istifa etmesini istedi.

Bismarck, iç siyasetinden çok daha sağlam bir dış si­yaset uygulamıştır. Almanya’nın gereksinme duyduğu bütün topraklara sahip olduğunu düşündüğünden, Fransa’yı yalıtarak ve bu ülkenin dikkatini denizaşırı bölgelerde sömürgeler kurmaya yönlendirerek, Avru­pa’da istikrarı sağlamıştır. Avusturya ve İtalya’yla kur­duğu Üçlü İttifakla (1882) ve Rusya’yla imzaladığı Kar­şılıklı Güvenlik Antlaşmasıyla (1887), Almanya’ya önemli yandaşlar kazandırmıştır. Almanya’nın sömür­geler kurması siyasetineyse, ancak çok geç kalarak ve pek de istemeyerek, iç siyasette ulusçular ile sanayideki ve ticaretteki çıkar çevrelerinin desteğini alabilmek için evet demiştir.

Wilhelm ll’nin siyaseti. Wilhelm l’den sonra kısa bir sü­re oğlu Friedrich III, ondan sonra da torunu Wilhelm II (yaklaşık 1888-1918) ülkeyi yönettiler. Genç Wilhelm, Bismarck’ın Almanya’yı ancak Bismarck’ın yönetebile­ceği iddiasını da, azınlıkları “kaba kuvvet”le yola getir­mek konusundaki girişimlerini de benimsemedi. “De­mir Şansölye”yi istifa etmeye zorladıktan sonra, Alman siyasetine egemen olacak zekâya ve duygusal istikrara sahip olmamasına karşın, bunu kendisi gerçekleştirme­yi denedi. Sosyalistlere karşı çıkarılan yasaları kaldıra­rak ve sosyal güvenlik sistemini genişleterek, Alman işçi sınıfıyla uzlaşmayı ciddi biçimde denedi. Ama siyasette demokrasi düşüncesine, SPD’nin ve orta sınıf liberalle­rinin Prusya’nın eski ve demokratik olmayan anayasası­nın değiştirilmesi, Reichstag’a gerçek yetkiler verilmesi konusundaki isteklerine ödün vermedi. Siyasal reform isteklerinin yaygınlaşması ve Wilhelm’in sık sık büyük hatalar yapması, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, anayasa konusunda bir çatışma için gerekli bütün öğe­leri hazırladı.

Siyasal reform isteyenlerin şikâyetleri, Wilhelm ll’nin Dışişleri bakanlığı görevlisi Friedrich von Holstein ile 1897’de Dışişleri bakanı, 1900’de de şansölye olan Bernhard von Bülow tarafından yönlendirilen becerik­siz dış siyasetine yönelikti. Rusya ve Avusturya’yla itti­faklarını Balkanlar’daki rekabetler yüzünden sürdürüp sürdüremeyeceğinden emin olmayan imparator, Avusturya’yı tercih etti ve Rusya’yla Karşılıklı Güvenlik Antlaşması’nı 1890’da iptal etti. Bundan dört yıl sonra Fransa, Rusya’yla ittifak yaptı. Bunun üstüne Wilhelm, gereken tedbirliliği göstereceğine, Amiral Alfred von Tirpitz’in tavsiyesine uyarak hem İngiltere’yle, hem de Fransa’yla karşı karşıya gelmesine yol açtı. 1909’da Bü- low’un yerine şansölyeliğe daha temkinli kişilikli Theo­bald von Bethman-Hollweg geldiğinde, Almanya’nın tek güvenilebilirmüttefiği olarak Avusturya-Macaristan vardı.

İmparatorluk Almanyası’nın ekonomi, bilim ve kül­tür alanlarındaki parlak başarıları, bu hataların ve doğ­runun ne olabileceğinin görülmesini engelledi. Devlet yardımlarıyla desteklenen ve bankerlerle, sanayicilerle sıkı işbirliği halinde yürütülen Almanya’nın ekonomik büyümesinin büyük bölümü 1870-1890 arasında sağ­lanmıştı. Almanya’nın sanayileşmesi İngiltere’ninkin- den çok daha geri olmakla birlikte, 1910’larda Alman­ya’da üretilen çelik miktarı, İngiltere’dekinin iki katın­dan yüksekti. Çok ileri bir üniversite sistemi tarafından desteklenen Alman bilim ve teknolojisi, dünyanın en iyisi olarak görülmeye başlanmıştı. Bunun yanı sıra, Thomas Mann’ın ilk romanları, Johannes Brahms ve Richard Strauss’un geç dönem romantik müziği ile Fri­edrich Nietzsche’nin “peygamberce” felsefesi, Alman­ya’nın önde gelen bir kültür merkezi olarak ün yapma­sına katkıda bulunmuştu.

Birinci Dünya Savaşı. Bu canlılık işaretlerine bakılarak, Almanya’nın siyasal ve toplumsal sorunlarını uzun bir sürede, barışçı bir yolla çözebileceği söylenebilirdi. Ama Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi, buna olanak bulunmadığını ortaya koydu. Sırbistan konusunda Rus­ya’yla olan anlaşmazlığında müttefiki Avusturya’yı des­teklemekte sabırsızlanan Almanya, 1914’te Rusya’ya bir ültimatom gönderdi; bu ültimatomun reddedilmesi üstüne de, Alfred von Schliefen’in katı savaş planı uya­rınca, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açarak, büyük savaşın patlak vermesini hızlandırdı. Başlangıçta Almanların çoğunluğu, hattâ SPD bile, savaşı destekle­di; ama beklendiği gibi hemen kazanılamaması ve kor­kunç yiyecek kıtlıkları başgöstermesi üstüne, tavırları değişmeye başladı: Gittikçe daha çok sayıda insan, yö­netimin iyi bir barış antlaşmasından çok fetih peşinde koştuğunu kavramaktaydı. Kasım 1918’de Alman­ya’nın barış istemek zorunda olduğu ortaya çıkınca, Al­man halkı, yöneticilerine karşı ayaklandı. Alman gene­ralleri bile imparatora tahttan çekilmesi için baskı yaptı­lar. Wilhelm, Hollanda’ya sürgüne gitti. Yönetimi dev­ralan Sosyal Demokratlar, cumhuriyeti ilan ettiler ve sa­vaşa son verdiler.

WEIMAR VE NAZİ ALMANYASI (1918-45)

Almanya’nın ilk kez demokratik bir yönetime kavuşma­sı ile yenilgi ve sefaletin bir araya gelmesi, çağdaş tarihin en büyük trajedilerinden biridir. Düzeni korumak için ordunun desteğini kabul eden Sosyal Demokratlar, bir­çok komünist ayaklanmasını (bu arada Berlin ve Bavye- ra ayaklanmaları) bastırdılar. 1919 başında Weimar’da, doğrudan yönetme yetkisini Reichstag’a veren bir ana­yasa hazırlaması için serbest seçimlerle seçilmiş bir ku­rucu meclis toplandı.’SPD başkanı Friedrich Ebert,yeni Weimar Cumhuriyeti’nin başkanlığına seçildi, Başba­kanlığa getirilen Philipp Scheidemann da SPD, Merkez Parti ve liberal bir grupla koalisyon kurdu. Kısa süre sonra bu hükümet, Versailles Antlaşması’nın imzalan­ması kararı aldı. Versailles Anlaşması, Paris Barış Konfe­ransının Almanya’yı kabul etmek zorunda bıraktığı, ye­nilginin yükümlülüklerini saptayan bir antlaşmaydı. Al­manya’ya bu konuda bir seçenek tanınmamıştı. Tem­muz 1919’da Weimar Meclisi, Almanya’nın önemli topraklarını, nüfusunu ve doğal kaynaklarını elinden alan ve büyük savaş tazminatları ödemeye zorlayan antlaşmayı onayladı.

Bunalım ve toparlanma. Almanya’da parlamenter de­mokrasiyi yerleştirme çabaları daha başlangıcında cid­di sorunlarla karşı karşıya kaldı. O kadar çok parti vardı ki – en az altı büyük ve çok daha fazla küçük parti – etkili bir yönetim sağlayacak istikrarlı koalisyonlar kurmak zordu. Militan azınlıklar – aşırı solda komünistler ve aşırı sağda monarşi yandaşları ile ırkçılar – cumhuriyeti yık­ma çabalarında kimi zaman kaba kuvvete de başvuru­yorlardı. Bunların arasında en önemlisi, Adolf Hitler’in önderliğindeki küçük Nasyonal Sosyalist Parti’nin Bav- yera’da iktidarı ele geçirmek girişiminde bulunduğu 1923 Münih Darbesi girişimi oidu. Her ne kadar başa­rıya ulaşamadıysa da, sürekli huzursuzluklar, ulusal hü­kümeti temelde tutucu olan orduya gittikçe daha çok bağımlı kıldı.

1923, en önemli bunalımlı yıllardan biri oldu. Nakit ve savaş|tazminatlarının ödenmesi, zaten dört yılı aş­kın süren savaşın iflasa sürüklediği ülke için ağır bir yük­tü. Enflasyonun hızla yükselmesi karşısında Almanya, 1922’de ödemeyi durdurdu; bunun üstüne Fransa, Ocak 1923’te Ruhr bölgesini işgal etti. Ruhr’daki ma­denlerde ve fabrikalarda çalışan işçiler grev yaparak di- rendilerse de, bu direniş enflasyonunun yükselmesine, sonuçta da ekonomik çöknütüye yolaçtı.| Cumhuriyet­çi siyasetçilerin en yeteneklisi olan Gustava Strese- mann’ın Kasım 1923’te yeni bir parayı dolaşıma sok­masıyla ve Almanya’nın Batı ülkeleriyle ilişkilerini geliş­tirmesiyle, böylece de dış kredilerin ve tazminatların daha akla uygun birtakvime göre ödenmesinin yolunu açmasıyla, durum düzeltildi.

Bundan sonra, 1920 yıllarının sonlarında, Alman ekonomisi canlandı; siyasal çalkantı da yatıştı. Bu yıllar­da Almanya’da önemli bir öncü kültür gelişti: Bertolt Brecht’in epik tiyatrosundan, Bauhaus’un işlevci sanat ve mimarlık okuluna, Albert Einstein’in görelilik fiziğin­den, Martin Heidegger’in varoluşçu felsefesine.

Bu yeni Almanya, henüz çocukluk aşamasındayken, 1930 Büyük İktisat bunalımının patlak vermesiyle ve Nazilerin iktidarı ele geçirmeleriyle sona erdi. Ekono­mik çöküntü koşulları siyaseti bir kez daha radikalleştir­di ve Reichstag’daki partileri öylesine böldü ki, parla­menter hükümet hiçbir şey yapamaz duruma geldi.

1930’dan başlanarak yönetim olağanüstü yönergeler çıkartılarak sağlandı. Bu durumdan kısa süre için komü­nistler yararlandılarsa da, durum asıl Hitler’in Nasyonal Sosyalist (ya da Nazi) Partisi’ne yaradı: Çeşitli gösteriler düzenleyerek ekonomik sorunlara köklü çözümler ge­tirecekmiş gibi görünen bu parti, bir yandan da yurtse­verce değerleri yüceltmekteydi. 1932’de Nazi’ler Re- ichstag’daki en büyük parti haline geldiler ve ertesi yıl cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Nazi önderleri­nin Almanya’da düzeni geri getirebileceğini ve deneti­mi sağlayabileceğini ileri süren generallerinin de etki­siyle, Hitler’i şansölyeliğe atadı.

Nazi diktatörlüğü. İktidara yükselişi sırasında Hitler’i

Bu Almanya haritasında Hitler’in üçüncü Reich’ın Lebensraum’unu (“yaşam alanı”) genişletmek için neler yaptığı kronolojik olarak gösterilmiştir. Kuzey Afrika’daki ve Sovyetler Birliği’ndeki Reich silahlı kuvvetlerinin ve Almanya’nın savaştaki müttefikleri Eksen devletlerinin denetimindeki alanlar, bu harikada gösterilmektedir.

 

destekleyen Almanların çoğu, bunu çaresizlikten yap­mışlardı; neler planladığını bilenlerin sayısı azdı. Başla­rına umduklarından çok daha fazlası geldi. Yarı ikna, yarı zorlama yoluyla Reichstag’ın iktidarı kendisine devretmesini sağladıktan sonra Hitler, hiç vakit yitirme­den totaliter bir devlet kurdu: Üçüncü Reich. Bu ad yeni yönetimin, Kutsal Roma İmpartorluğu’nun ve Bis- marck’ın kurduğu birleşik Alman İmparatorluğu’nun devamı olduğunu belirtmek için konmuştur. Saldırı Bir­likleri (SA) yöneticisi Ernst Roehm’ün ve başkalarının, Nazilerin öne sürdükleri sosyalist ülküleri gerçekleştire­cek ikinci bir devrim isteğinde bulunmaları üstüne, Hit­ler 30 Haziran 1934’e rastlayan hafta sonunda Roehm ve yandaşlarını öldürttü. Dört yıl sonra da, büyümekte olan Alman silahlı kuvvetlerini bütünüyle denetimi altı­na alabilmek amacıyla, önde gelen dört generale sahte suçlamalar yönelterek görevden ayrılmak zorunda bı­raktı. Acımasız gizli polis (Gestapo) ve SS (Schutzstaffel) komutanı Heinrich Himmler’in yönetimindeki toplama kampları sistemi sayesinde, Naziliğin “düşmanları” saf dışı edildi; potansiyel düşmanlarınaysa terör uygulandı.

Hitler’in korkunç ırkçılığı, vahşi bir Yahudi karşıtlığı sistemine yolaçtı. Yahudileri yurttaşlık haklarının ço­ğundan yoksun bırakan Eylül 1925 tarihli Nümberg Ya- saları’na ek olarak, Almanya’yı Yahudilerden arındır­mayı öngören başka önlemler de alındı. Bu önlemler İkinci Dünya Savaşı’nda uygulanan açıkça yok etme si­yasetiyle doruğuna çıktı ve yaklaşık 6 milyon Avrupalı Yahudinin ölümüyle sonuçlandı. Ama bundan önce, kamu yapımlarıyla işsizliğe son vermeyi ve iş çevreleri­nin güvenini yeniden kazanmayı amaç alan uyumlu bir devlet programı, Almanya’nın ekonomisinde önemli bir düzelme sağladı. Joseph Goebbels’in güçlü propa­ganda bakanlığı, Hitler’in bir deha, Nazi Almanyası’nın da dünyaların en güzeli olarak görülmesini sağlamak için, medyayı denetimi altında tuttu. Baskıların, başarı­ların ve düşüncenin denetimi altında tutulmasının ¿öy­lesine ustalıkla birarada kullanılması, kilise ve ordunun içindeki sınırlı muhalefetin dışında, tek bir direniş görül­memesini sağladı.

ikinci Dünya Savaşı. Hitler’in dış siyasetteki amaçları, Almanya’nın nüfusunun fazla olduğu, Polonya ve Rus­
ya’da kendisine Lenbensraum (“yaşama alanı”) yarat­mak için Avrupa’yı ele geçirmesi gereği ve inancı tara­fından belirleniyordu. Hitler 1939’a kadar gerçek amaçlarını gizleyerek Avrupalı diplomatları şaşırttı ve 1939 Münih Konferansı’nda olduğu gibi, ödünler vere­rek, onu yatıştıracaklarını sanmalarını sağladı. Askerî birlik bulundurulması Versailles Antlaşmasıyla yasak­lanmış olan Rheinland bölgesinin 1936’da yeniden si­lahlandırılması, 1938-39’da Çekoslavakya’ya müdaha­le edilmesi, öteki Avrupa devletlerinin ciddi bir direni­şiyle karşılaşılmadan gerçekleştirildi.

Almanya’nın Polonya’yı da işgalinden sonra, İngilte­re’yle Fransa’nın sonuçta savaş ilan etmeleri (3 Eylül 1939) üstüne, Hitler planladığından daha kapsamlı ve Almanya’nın yeterince hazır olmadığı bir savaşa çekil­miş oldu. Başlangıçta, birbirini izleyen, Polonya’ya (1939), Batı Avrupa’ya (1940) ve SSCB’ye (1941) karşı kazanılan bir dizi “Blitzkrieg” (“yıldırım savaşı”), Hit- ier’in geçici olarak Avrupa’nın büyük bölümünü ele ge­çirmesini sağladı. Ama İngiltere ile Rusya’yı çökertmeyi başaramayan Hitier, kendisini, 1941’den sonra ABD’nin de katıldığı büyük ve güçlü bir düşmanlar itti­fakıyla karşı karşıya buİdu. Almanya’nın Avrupa’daki başlıca müttefiği Faşist İtalya kısa süre sonra çöktü; As­ya’daki müttefiği Japonya’ysa, genellikle ayrı bir savaş yürüttü. Almanya’nın yenilgisi, 1944 ortalarında Mütte­fiklerin Fransa’ya çıkarma yapmalarıyla ve stratejik bombardımanların Alman silah yapımını azaltmayı baş­lamasıyla başladı. Hitler Nisan 1945’te Berlin’de intihar ettiğinde, Almanya büyük ölçüde yıkılmıştı ve savaş sı­rasında yakıp yıkmış olduğu ülkelerin insafına kalmıştı (Bk. DÜNYA SAVAŞI, İKİNCİ).

1945’TEN SONRA ALMANYA.

Zaferi kazanan Müttefikler, Almanya’nın doğu kesimi­nin büyük bölümünü Polonya ve SSCB’ye verme, geri kalan bölümünü dört işgal bölgesine ayırma ve önde gelen Nazi savaş suçlularını Nürnberg’deki Uluslararası Askerî Mahkeme’de yargılama!(Bk.NÜRNBERG MAH­KEMESİ) konularında anlaşmaya vardılar. Ama dört iş­gal bölgesinin birleşip birleşmeyeceği, birleşirse nasıl birleşeceği konusunda anlaşamadılar. Soğuk Savaş’ın gerilimi artırmasıyla (Bk. SOĞUK SAVAŞ; bunda Al­manya’nın durumu da rol oynamıştır), doğudaki Sovyet bölgesi ile batıdaki İngiliz, Fransız ve ABD bölgelerini birbirinden ayıran geçici çizgi giderek kalıcı bir sınıra dönüştü. 1949’da, Batı devletlerinin kendi bölgelerini birleştirmelerinden ve Federal Almanya Cumhuriye­tinde parlamenter demokrasinin yeniden kurulmasına izin vermelerinden kısa süre sonra, Ruslar da doğuda, Alman komünistlerine Alman Demokratik Cumhuriye­tini kurdurarak kukla bir rejim oluşturdular.

Batı Almanya. SSCB’nin, Avusturya’da olduğu gibi, Al­manya’nın tarafsız bir devlet olarak birleşmesini kabul etme olasılığı, 1949’dan 1963’e kadar Batı Almanya başbakanlığı yapan Konrad Adenauer tarafından en- gellendi.’TutucuHristiyan Demokrat Partinin başkanı Adenauer, Sovyetlerin niyetlerinden çok çekindiği için, Batı Avrupa ve ABD’yle elden geldiğince sıkı bağlar kurmayı tercih etti. Federal Almanya Cumhuriyetinin 1955’te Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) girmesiyle ve 1958’de Avrupa Ekonomik Toplulu- ğu’nun kurulmasıyla doruk noktasına ulaşan Batı Avru­pa’nın bütünleşmesi sürecine katılmasını sağladı. Bütün Alman halkının gerçek isteklerini yalnızca Batı Alman­ya’nın temsil ettiğini ileri süren Adenauer, Sovyetlerin egemenliğindeki Alman Demokratik Cumhuriyetini ta­nımayı ve bu ülkeyi tanıyan ülkelerle diplomatik ilişki kurmayı reddetti. Adenauer, soğuk savaş gerginliklerin­den, ülkesinin egemenliğini kazanması ve yeniden si­lahlanması için ustaca yararlandı.

Adenauer yönetimi, özgür girişim kapitalizminin de­ğişik bir biçimini uygulayarak ülke ekonomisinin etkile­yici biçimde düzelmesini sağladı. İş çevreleri ve sanayi işletmeleri büyük ölçüde özel girişimcilerin elinde bu- lunmaklajbirliktefyüksekvergiler alınarak onarım prog­ramları ve etkileyici bir sosyal hizmetler ağının giderleri karşılandı. Ekonomisinin düzelmesi sayesinde Batı Al­manya, 1945’te Sovyet ordusundan kaçan ya da Polon­ya, |Çekoslovakya ve öteki Doğu Avrupa ülkelerinden sınır dışı on milyonu aşkın Alman asıllıya kapılarını aça­bildi.

Batı Alman anayasası, Audenauer döneminde so­runsuz biçimde işledi ve pek çok Almanı, parlamenter demokrasinin düzen ve refahla bağdaşabileceğine inandırdı. Yeni-Nazi partilerin kurulması Anayasa’yla . yasaklandı ve seçimlerdeı0/o 0,5’ten az oy alan partilerin parlamentoya girememesi Anayasa’ya kondu. Bu, her türlü aşırı partinin cesaretini kırdı. Çalışanlara büyük te­kellerin yönetiminde küçük bir hak tanıyarak işyeri de­mokrasisini sağlayan “karara katılma” yasası, 1951 ‘de kabul edildi. Demokratik düzeni korumayaikararlı ol­masına karşın, Adenauer’in; meslektaşlarına uyguladığı sert tutum, 1963’te görevini yitirmesine yolaçtı. Ama tutucu siyaseti onu izleyen ve ikisi Hıristiyan Demok­rat Parti’den olan Ludwig;Erhard (1963-1966) Kurt Ge­org Kiesinger (1966-69) tarafından sürdürüldü.

1969 Bundestag seçimleri, Batı Alman siyasetinde önemli bir değişikliğin habercisi oldu. Sosyal Demok­ratlar (SPD) ilk kez hükümet kurma fırsatını buldular. İk­tidardan uzun yıllar uzak kalmış olan SPD, marksçı eko­nomi düşünden ve tarafsızlık siyasetinden vaz geçmiş, halk tarafından sevilen Batı Berlin belediye başkanı Willy Brandt’ı başkanlığına seçmiş ve bütün Almanların çıkarını gözeterek yöneticilik yapabilecek ılımlı bir parti olduğunu kanıtlayabilmek için 1963 -1966 arasında Ki- esinger’in hükümetine küçük ortak olarak katılmıştı. Brandt 1969’da daha tutucu Hür Demokrat Parti’yle koalisyon yaparak başbakanlığı üstlendi.

Brandt’ın getirdiği en büyük yenilik Ostpolitik (“Do­ğu Siyaseti”) ya da Batı Almanya’nın doğu komşularına karşı siyaseti oldu. Polonya’ya ve SSCB’ye İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bırakmak zorunda kaldığı topraklar üstünde hak iddia etmekten vaz geçen Federal Alman­ya, bu iki lülkeyle İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda çizil­miş sınırları kabul eden antlaşmalar imzaladı. Bir başka antlaşma da Doğu Almanya’yla imzalanarak, iki ülke birbirini karşılıklı tanıdı. Brandt’ın “Ostpolitik”!, kısa erimde Orta Avrupa’daki gerginliklerin azalmasına, Ba­tı Almanların doğudaki akraba ve arkadaşlarını ziyaret edebilmelerine, her iki Almanya’nın da Birleşmiş Mil- letler’e üye alınmasına yolaçtı. Uzun erimdeyse, bu “yumuşama”, Almanya’nın yeniden birleşmesini ola­naklı kıldı.

Willy Brandt’ın yakın çevresinde bir Doğu Alman ca­susunun bulunduğunun ortaya çıkması, 1974’te istifa etmesine ve yerine gene Sosyal Demokrat Parti’den Helmut Schmidt’in geçmesinelyolaçtı. Schmidt ılımlı iç siyaseti ve “Ostpolitik”! sürdürdü. 1982’de Helmut Kohl’ün başkanlığında iktidara dönen Hıristiyan De­mokratlar da, bu siyasette değişiklik yapmadılar. Avru­pa’daki öteki parlamenter demokrasilerde olduğu gibi, Almanya’da önde gelen siyasal partiler arasında büyük bir fark yoktu. Hristiyan Demokratlar da, Sosyal De­mokratlar da, Federal Almanya’nın patlama halindeki kapitalist ekonomisini, doğu komşularıyla ilişkilerinin gelişmesini ve gerek Avrupa Topluluğu’nda, gerek Batı

 

ittifakında önde gelen bir ortak olarak saygı görmesini tehlikeye sokmak niyetinde değillerdi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde özgür siyasal yaşamın canlanmasıyla birlikte, yenilenmiş bir kültürel yaratıcılık da başladı: Heinrich Böll ve Günter Grass’ın romanları, Raine Werner Fassbinder’in filmleri, Werner Karlheinz Stockhausen’in müziği, dünya çapında ün kazandılar.

Doğu Almanya. Alman Demokratik Cumhuriyeti daha güç bir deneyim yaşadı. Bütün varlığı boyunca Sovyet- ler Birliği tarafından ekonomik bakımdan sömürülen Doğu Almanya’nın ileri derecede Imerkezîleşmiş ve baskıcı komünist sistemi, her zaman Batı Almanya’nın gerisinde kaldı. Halk tarafından sevilmeyen diktatör Walter Ulbricht, Sovyet işgal ordusuna bağımlıydı ve 1953’te bu orduyu kullanarak bir halk ayaklanmasını bastırdı. En iyi işçilerinin yüzbinlercesinin Doğu Ber­lin’den Batı Berlin’e kaçmas, Ulbricht’i Berlin Duvarı’nı yaptırmak, böylece dışarıya göçü durdurmaya çalış­mak zorunda bıraktı, (Bk. BERLİN DUVARI).

Erich Honecker 1971 ‘de Ulbricht’in yerine geçtiğin­de, durumda henüz bir değişiklik yoktu. Değişiklik için baskılar, kendilerini önce 1989’da duyurdu: Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’nde yapılan reformlar­dan cesaret alan 200 000’i aşkın Doğu Alman,Çekoslo­vakya ve Macaristan üstünden Batı’ya göç etti; çok da­ha fazla sayıda Doğu Alman da, ülkede demokratik re­formlar yapılması için gösterilere girişti. Komünist re­jim, SSCB’nin bir kez daha müdahale edip kurtarma­ması üstüne, çöktü. Kasım 1989’da Berlin Duvarı yıkıl­dı. Böylece iki Alman devletinin 3 Ekim 1990’da Batı Al­man Anayasası altında birleşmelerinin yolu açıldı.

Zor ayakta duran Doğu Alman ekonomisinin, Ba- tı’yla aynı düzeye getirilmesinin çok pahalıya mal ola­cağı anlaşılmaktadır, ama eski Batı Almanya’nın büyük zenginliği bu konuda iyimser olunmasına yolaçmakta- dır. 1933’ten bu yana ilk kez Alman halkı özgürlük ve birlik içinde bir arada yaşamaktadır ve bu kez koşullar, Weimar Cumhuriyeti dönemindekinden çok daha el­verişlidir.

Alma-Tadema, Sir Lawrence

Hollanda asıllı İngiliz ressamı (Dronrijp 1836-Wiesba- den 1912). Tarihsel resimleriyle büyük ün yapan Sir Lawrence Alma-Tadema, özellikle eski Yunan ve Ro- ma’dan günlük yaşam sahnelerini işlediği tablolarda uzmanlaşmış, arkeoloji ayrıntılarıyla kusursuzluğu ya­kalayan, adeta fotoğraf gibi tablolar yapmıştır: Home- ros Okumak (1880-1885, Philadelphia Sanat Müzesi), Bahar{ 1894; Malibu Getty Müzesi); vb. çalışmalarının çoğunu Londra’da yaparak, Krallık Akademisi’ne üye seçilmiş, 1899’da “Sir” unvanı verilmiştir.

 

Bu yazı 168 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

Kategoriler