1. KILIÇ ARSLANIN BÜYÜK BAŞARISI

Paylaş
 

 

1. KILIÇ ARSLANIN BÜYÜK BAŞARISI

ANADOLU Türk tarihi XII. Yüzyıl’da en kritik devrelerinden birini yaşamıştır. Malazgirt Savaşı (1071)ni takip eden yıllarda, kısa zamanda Türkler tarafından fethedilen Anadolu, coğrafyası, iklimi, umumî hayat şartları itibariyle Türkler’in yaşayış tarzlarına uygunluk bakımından ideal bir ülke vasfı gösteriyordu. Anadolu’nun gerçek Türk vatanı haline getirilmesi için pek üstün gayretler sarf edilirken, Bizans İmparatoru Aleksiyos Komnenos da bu kıtayı istirdat düşüncesiyle, Batı’daki mütaassıp Hıristiyan kitlelerin dinî hislerini tahrik etmişti. Haçlı orduları, Anadolu üzerinden, Suriye yoluyla, Kudüs’e kadar ilerlemiş, Antakya’da ve Urfa’da birer Frank Kontlu­ğu kurmaya muvaffak olmuşlardı. Büyük Malazgirt zaferinin meyvaları golgelenmeye yüz tutuyor, Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hüküm süren, Daniş- mendoğulları, Artukoğulları gibi Türk Beylikleri’nin birbirleriyle ve Selçuklularda rekabete kalkışmaları da durumu büsbütün vahim bir hale sokuyordu.

  1. Kılıç Arslan 1155 yılında Selçuklu Sultanı sı­fatıyla tahta çıktığı zaman, Türk yurdu Anadolu, soydaş devletlerle, korkunç bir gayz içinde vatana saldıran Haçlı’lar arasında bir çekişme konusu idi. Her ne kadar sultanın babası I. Mesut, Haçlı ordu­ları ve bu orduların gerisine, bir gün Anadolu’yu kap­mak arzusuyla, pusuya yatmış olan Bizans’la mücadelelerde bulunmuş ve memleketin siyasî sınırlarını korumaya çalışmış idiyse de, gerek Türkiye birliğinin kurulması, gerek Bizans’ın Anadolu’yu geri almak ümitlerinin kesinlikle kırılması, Sultan II. Kılıç Arslan zamanında ve dolayısıyla bir cihan imparatorluğu haşmetiyle yükselen Osmanlı hâkimiyeti ve bugün­kü Türkiye’mizin de temel atıcılarının başlıcalarından biri olarak millî tarihimizde unutulmaz mevkiini almıştır.

Kılıç Arslan önce tahta hak iddia eden iki kardeş’ ile uğraştı, Maraş civarındaki tecavüz hareketlerini sindirdi, hattâ güneydeki bazı yerleri anayurda bağ­ladı. Fakat Anadolu Türklüğü’nün en amansız hasmı şüphesiz Bizans’tı. Selçuklu devletinin kuvvetlenme­sini hoş karşılamasına imkân olmayan İmparator Manuel, bir taraftan Bizans’ın Türk sınırları boyunca, ka­labalık kuvvetlerle, Selçuklu arazisinde yağma ve tah­ribat yaptırırken, diğer taraftan da Doğu Anadolu’daki Türk hükümetlerini Kılıç Arslan’a karşı birleştir­meye gayret ediyordu. Bizans’ın hudutlardaki baskı­sı oldukça kolay bir şekilde cevaplandırılmaktaydı. Hattâ, Manuel’in 1159 yılında geniş ölçüde vuku bu­lan bir taarruzu bütün sınır hizasında yükselen Türk­men duvarına çarpmış ve fevkalâde başarılı gerillâ savaşları yapan Türkmenler, 20 bin kişi kadar za­yiat verdirdikleri Bizans ordusunu çekilmeye zorla­mışlar; bundan sonra da Kütahya, İsparta, Denizli is­tikametlerinde hayli derinleşen askerî harekâtta bu­lunmuşlardı. 1071’den beri Anadolu’nun fethi ile bu güzel yurdun nüfusça ve kültürce Türkleşmesinde pek büyük tarihî vazifeler gördüklerini bildiğimiz bu fedakâr Türkmen kitleleri aslında Selçuklu sulta­nına bağlıydılar. Öte yandan, çok kere hasmane be­lirtileri zamanında ve yerinde karşılamak üzere, ser­bestçe mücadeleye atılıyor, savaşa girebiliyorlardı. Sultanın bu bakımdan endişesi yoktu. Ancak Bizans’ ın teşebbüs ettiği askerî ittifak ile Selçuklu Devleti’ nin dört tarafından sarılması tehdidi cidden önemliydi.

Kılıç Arslan bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için soğukkanlı, uzak görüşlü devlet adamlarına yaraşır bir jest yaptı. Anlaşmazlıkları, doğrudan doğruya İmparator Manuel’le müzakere teklifinde bulundu ve bu maksatla Bizans başkentini ziyarete karar verdi. Büyük merasimle karşılandığı İstanbul’da impara­torun muhterem misafiri olarak sonsuz saygı gös­terileri içinde üç ay geçiren Türk hükümdarı, politik dehasının normal sayılması gereken neticesini almış, aleyhindeki ittifak zincirini kırmış, muvaffak bir şah­siyet olarak yurduna dönüyordu.

Kılıç Arslan, bundan sonra vatanda birlik kur­mak işini hızlandırdı. 1163’ten 1180’e kadar plân dairesinde, durmadan, çalıştı. Kudretli Danişmend oğullarım yer yer mağlûp etti. Topraklarını zapt ede­rek bu Beyliği ortadan kaldırdı; Sivas’a, Malatya ve Harput’a kadar uzanan araziyi Selçuklu hâkimiyetine aldı. Sonra Artukoğulları ülkesini işgale başladı. Meş­hur Salâhaddin Eyyubî ile anlaşarak Adana tarafların­daki serkeşlikleri bastırdı ve ilk görevi saydığı Türk birliğini tesis meselesini büyük ölçüde başardı.

İMPARATOR MANUEL ANLAŞMAYI BOZUYOR

İmparator Manuel, Sultanla bir ademi tecavüz andlaşması akdetmişti. Buna göre. Kılıç Arslan Bi­zans’a karşı ittifaklara girmeyecek, ayrıca Türkmen önleneyecekti. Fakat Selçuklu Devleti’nin 1175 sıralarında memlekette birlik kurma yoluy­la kuvvet ve siyasî esenlik kazanması İmparator’un gözünden kaçmıyordu. Türkmen müfrezelerinin sul ­tanın dahli olmaksızın, zaman zaman hududu geçmelerini de Manuel, anlaşmayı bir yana atarak, yeni bir gelişme çağına girmiş bulunan Selçuklu Türkiyesi’ni çökertmek için vesile addediyordu. Onun sıkı hazırlı­ğa giriştiğini fark eden Kılıç Arslan, elçisi vasıtasıyla aralarındaki görüşmeleri ve alınan kararları hatırlat­tı. Fakat bir kısım kuvvetlerini zaten Amasya, Niksar üzerine sevk etmiş olan İmparator’un tutumu ke­sindi. Maksadı tıpkı 1071’de Romanos Diogenes gibi  Türkler’i Anadolu’dan çıkartmaktı. Kılıç Arslan’ı ezecek, başkent Konya’yı ele geçirecek, Selçuk­lu Devleti’ni yıkacak, Türkiye’yi tarihten silecekti. 100 binin üstünde yepyeni bir ordu teçhiz ediyor, Türk sınırları boyunca serpilen Bizans istihkâmlarını kuvvetlendiriyordu. Kılıç Arslan bir elçi daha gön­dererek çatışmayı önlemeye çalıştı. Çünkü bu sıra­larda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde meşgul bulunan Selçuklu ordusunun batı cephesine nakli icap ediyor­du. Sultanın teşebbüslerini zaaf ve korku alâmeti sayan İmparator, etrafındaki Türkler’i çok iyi tanı­yan ve sadece Türkmen küvetlerini sökmenin bile çetin bir iş olduğunu düşünen tecrübeli kumandan­larının ihtiyat ve itidal tavsiyelerini (tıpkı Romanos Diogenes gibi) dinlemedi, yürüdü. Bizanslılar’dan başka, Frank, Macar, Sırp, Peçenek ücretli kıtaların­dan meydana gelen ordusu mütecanis değildi. Bu kalabalık yüce bir gaye uğruna değil, imparatora bağ­lılık vazifesi icabı savaşa gidiyordu. Nispeten az sa­yıdaki Selçuklu ordusu ise, Sultanın hassa kuvvetle­riyle Türkmenler’den mürekkepti ve muharebe maksadını biliyordu: Anadolu için bir kere daha hesaplaşılacak, yüzyılı aşkın bir zamandan beri bu toprakları yurt edinmek gayesiyle kanlarını döken nesillerin hukuku korunacak, vatan müdafaa edile­cektiçekti.

BİZANS’I PERİŞAN EDEN SAVAŞ

İmparator Manuel, kurnaz bir adamdı. Doğrudan doğruya Kılıç Arslan’ın karşısına çıkmadı; Selçuklu başkentine giden en uzun yolu tercih etti. Onun düşüncesine göre, Sultan, kendisini Eskişehir dolayların­da bekleyebilirdi. Denizli taraflarında dolaşan İmpa­rator buradan Orta Anadolu istikametinde doğuya çark edecek ve süratle Konya’ya inecekti. Fakat ya­nılmıştı. Bizans ordusunun büyük kısmı, Denizli’nin batısında Hoyran gölünün yakınında Greklerin MyrioKephalon dedikleri vadiye (Düzbol civarı) geldiği za­man Kılıç Arslan’la karşılaştı, geçiş ve kaçış yolları kesildiği için kısmen esir, kısmen imha edildi (Eylül 1176). Ricat imkânları kalmayan, gerideki İmparator da (gene tıpkı Romanos Diogenes gibi) bütün talep­lere razı olduğundan, bir Selçuklu müfrezesinin hi­mayesinde memleketine gönderildi. Bu kadar ağır mağlûbiyetten sonra Manuel’in serbestçe çekilip git­mesine izin verilmesinden ve ona daha ağır şartlar kabul ettirilmemesinden dolayı Türkmenler’in sinir­lenmesine rağmen Kılıç Arslan ana gayesine ulaşmış bir kumandanın huzuru içindeydi. Çünkü Türkler’i Anadolu’dan Asya’ya sürmek isteyen Bizans’ın yüz­yıllık ümidini bir daha dirilmemek üzere, Myrio Kephalon vâdisine gömmüştü. Bu savaşın, Türk Bizans münasebetlerinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyen tarihçiler haklıdırlar. Bundan sonra artık zihninden Anadolu hayalini tamamıyla silen Bizans, Türkler karşısında müdafaaya çekilmiş, Türkler ise, o çağın «kızıl elma»sına varmak, yani İstanbul’u ala­rak Türk şehri yapmak için daima taarruz üstünlü­ğünü muhafaza etmişlerdir.

  1. Kılıç Arslan’ın bu katî sonuçlu zaferi, o zaman da lâyıkıyla takdir edilmiş, bütün Türk-lslâm ülke­lerinde bu münasebetle şenlikler yapılmış, hilâfet merkezi Bağdad, bayram havasına bürünmüş, şairler, edipler Sultan’ı öven ve zaferi tebcil eden yazılar, kasi­deler kaleme almışlardır. Zaferin Avrupa’da da akis­ler uyandırması ve Alman İmparatoru Friedrich Bar­barossa tarafından memnunlukla karşılanması kayda değer bir hâdisedir. Fr Barbarossa Kılıç Arslan’ın dostuydu. Bu da gösteriyor ki, Selçuklu sultanı yalnız Ortadoğu siyasetiyle değil, dünya politikasıyla da yakından ilgili bir Türk hükümdarıydı.

KILIÇ ARSLAN İLERİ GÖRÜŞLÜYDÜ

Her şeyden önce Türk töresine itibar eden, bu sebeple hayatının sonuna doğru, memleketini oğulla­rı arasında bölüştüren, fakat ihtiyarlık çağında iç zorluklarla pençeleşmek mecburiyetinde kalan Kılıç Arslan 1192’de öldü. Türkiye tarihinin en kritik bir devrinde 37 yıl Selçuklu Türklüğü’nün mukad­deratını elinde tutmuş olan II. Sultan Kılıç Arslan aynı zamanda mükemmel bir insandı. Çok şefkatli ve merhametliydi. Türk olsun, olmasın bütün tebaası üzerine bir baba muhabbetiyle eğilmişti. Bu husus, yabancı tarihçilerce bilhassa belirtilmektedir. Ser­best fikirli idi. Dinî ve felsefî konulara karşı alâkası derindi. Feylesof Kemâleddin’i yanından ayırmaz, her gittiği yerde İslâmın ulularıyla birlikte Hıristiyanlı­ğın temsilcileri, Rum, Ermeni din adamlarıyla konuş­maktan, tartışmalar yapmaktan zevk alırdı. İlk defa altın para bastırmıştı.

Anadolu Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan, gerçek­len, millî tarihimizde adı hürmetle, minnetle anıl­maya değer müstesna şahsiyetlerden biridir..

Bu yazı 56 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Kategoriler
http://bilelimmi.com/bilelimmi-com-hakkinda/ http://bilelimmi.com/iletisim/